Sinem Vardarlı: “Türkiye’de dinamik bir enerji var”

İtalya’da başlayan animasyon ve görsel tasarım kariyerine Türkiye’de ve ardından Londra’da devam eden Sinem Vardarlı Schenato, Türkiye ile Avrupa arasındaki en önemli farkın, bir projeyi tasarlamak ve üretmek için kreatiflere verilen zaman olduğunu söylüyor.

Sizi tanıyabilir miyiz? Reklamcılık sektörüne nasıl girdiniz?

İtalya Milano’da Güzel Sanatlar Akademisi Media Design bölümünde animasyon film yapımı eğitimi aldım. Burada birlikte kısa filmler yaparak tanıştığım ve daha sonra hem hayatta hem de işimde partnerim olacak olan adamla, eşim Luca ile tanışmış oldum. Üniversiteden hemen sonra Milano’da TV reklam filmleri yapan bir animasyon prodüksiyon şirketinde animatör ve görsel tasarımcı olarak çalışmaya başlamıştım. İş hayatına girer girmez burada Nissan, MTV, Milka, Disney gibi markalar için kreatif filmler üretme ve prodüksiyon sürecinde reklam ajanslarıyla birebir çalışma fırsatı buldum. Milano’da yaşadığım yıllar içerisinde farklı prodüksiyon şirketlerinde tasarımcı ve animatör olarak kendimi geliştirmeye, uluslararası markaların kampanyaları için hikaye anlatımı ve karakter yaratma konusunda uzmanlaşmaya devam ettim.

Türkiye’de yaptığınız projelerden bahseder misiniz?

2005 yılı sonunda Luca ile gezmek için İstanbul’a geçici olarak gelmiştik ama zamanın nasıl geçtiğini anlayamadan burada yaklaşık 9 sene kalmış bulunduk. O zamanlar Türkiye’de reklamda animasyon filmleri çok fazla yaygın olmamakla birlikte, kreatif reklam filmlerine ve bu konuda uzman kişilere ihtiyaç olduğunu gördük.

İstanbul’da kaldığım süre içinde, öncelikle o zaman yeni açılan 1000Volt Post Prodüksiyon stüdyosunda, sonra da kendi animasyon stüdyomuz Studio Mica’da Vodafone, Turkcell, Panasonic, Beko, Arçelik, Garanti Bankası başta olmak üzere birçok önemli marka için tasarımlar ve animasyon reklam filmleri yarattık.

Yurt dışında çalışma fikri ne zaman ortaya çıktı? Süreç nasıl ilerledi?

Yurt dışına tekrar geri dönme fikri özellikle son zamanlarda aklımdaydı. Markalar için ilginç, kalıpların dışına çıkabileceğim, yaratıcılığı zorlayan projeler yaratmak istiyordum. 2010 yılında Luca ile birlikte kendi ofisimiz Studio Mica’yı açtıktan sonra, reklam sektörü dışında kendi kişisel projelerimize de ağırlık verip bağımsız kısa filmler de yapmaya başlamıştık. 2013 yılında yaptığımız Fingers Tale isimli kısa film, Oscar nitelikli birçok önemli film festivaliyle birlikte Melbourne Film Festivali’nde de gösterildi. Burada filmimizi gören bir prodüksiyon şirketi (XYZStudios) bizi reklam filmi yönetmeni olarak Avustralya ve Amerika’da temsil etmeyi teklif etti. Böylece Luca&Sinem adı altında dünyanın farklı yerlerindeki ajanslarla uluslararası markalar için hikaye yaratmaya ve animasyon reklam filmleri tasarlamaya devam ettik. Türkiye ve İtalya dışında farklı ülkelerdeki ajansların iş yapış şekillerini ve kafa yapılarını da görme fırsatımız oldu. Bundan bir yıl kadar sonra da reklam sektöründe animasyonun kalbi olan Londra’ya taşınmaya karar verdik.

 

Nerede çalışıyorsunuz? Yurt dışında Türkiye’den bir reklamcı olarak çalışmak nasıl bir deneyim? Orada neler yapıyorsunuz?

Şu an Londra’da yaşıyor ve çalışıyorum. Luca&Sinem adı altında kendi stüdyomuzda yönetmen, tasarımcı ve animatör olarak karakter bazlı tasarım ve animasyon reklam filmleri yönetmeye devam ediyorum. Daha önce yurt dışı deneyimim olduğu için çok fazla bir değişiklik yaşamadım iş anlamında. Türkiye’de farklı stillerde ve tekniklerde iş çıkarmak durumunda olduğunuzdan birçok farklı konuya hakim olmanız gerekiyordu, bu da aslında benim için önemli bir avantaja dönüştü burada.

Son yaptığım işler arasında OfficeWorks, ING Bank ve Oreo Avustralya kampanyaları, Milka’nın İngiltere’de hayata geçirilen kampanyası, Band-Aid’in Çin ve Japonya kampanyaları için yaptığım reklam filmleri var.

Onun dışında bağımsız kısa film projeleri yapmaya devam ediyorum. Bu, hikaye anlatımı ve tasarım/animasyon anlamında yeni şeyler denememizi sağlıyor, hatta bazen müşteriler sizin yarattığınız kişisel bir tasarımı veya işi görüp kendi markaları için de benzer şeyler isteyebiliyorlar. Özellikle yönetmen olarak filmlerinizin festivallerde gösterilip tanınmasının reklam sektöründeki işlerinize de olumlu yönde etkisi oluyor, sizi yaratıcı olarak farklı bir yere taşıyor. Geçen ay The Brave Heart adındaki kısa filmimizi de tamamladık, umarız yakın zamanda film festivallerinde gezmeye başlayacak.

Şimdi çalıştığınız şehir ve eskiden çalıştığınız şehrin iş yapış biçimlerini karşılaştırsanız neler söylersiniz? Avantajlar ve dezavantajlar? 

Londra çok kozmopolit bir şehir. Farklı arka planlardan ve kültürlerden insanların bir arada bir şeyler üretmesi yaratıcı işlerin çeşitliliğini de artırıyor. Tüm bunlar insanı zenginleştiriyor ve sizin de bazı şeylere farklı açılardan bakmanızı sağlıyor.

Türkiye ile Avrupa arasındaki en önemli fark sanırım size bir projeyi tasarlamanız ve üretmeniz için verilen zaman. Türkiye’de çalıştığımız dönemde projeyi verilen zamana yetiştirebilmek için bazen eve bile gidemediğimiz olmuştu. İşi yaratmak için verilen zamanın yeterli olması, o işin çıtasının yüksek olmasını, yaratıcının da daha sağlıklı çalışmasını ve üretmesini sağlıyor tabii ki. Özellikle yaratıcı iş çıkaran insanların kültürel aktivitelere katılacak, kendini geliştirecek, film görüp sergi gezecek zamanının olması normal olarak işlerine de yansıyor.

Burada çalışma kuralları ve prensiplerine uymak da çok önemli. Hafta sonu çalışmak çok görülen bir şey değil çünkü her şey çok organize işliyor ve bütçeler de günlük hesaplandığı için işler pek sarkmıyor. Müşteriler de verilen zamanlamalara uyuyor, her adım mutlaka onaylanarak devam ediyor ve herkes takım ruhuyla çalışıyor.

Londra’nın İstanbul’dan bir diğer farkı da sektörde çok fazla ve farklı sayıda proje ve iş olduğu için herkesin bir konuda uzmanlaşmış olması. Sadece elde boyama ile tipografi yapan, sadece ambalaj tasarımı ya da doku illüstrasyonu yapan, sadece stop motion animasyon filmi ya da kağıt tasarımdan animasyonlar yapan uzman şirketler veya yaratıcılar bulmak mümkün. Bu da işlerin kalitesini artıran başka bir etken. Animasyon anlamında da farklı stillerde animasyon yapan animatörler var. Kimi sadece görsel efekt işlerinde çalıştığı için gerçekçi animasyonlar yapıyor, kimi daha karikatürize işler çıkartabiliyor.

Şu an yurt dışından bakan bir göz olarak Türkiye’deki sektörü nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Türkiye’de çok dinamik bir enerji var. Yaratıcı insanlara yeterli zaman ve doneler verilse çok daha iyi işler çıkabileceğini düşünüyorum.

Kreatif insanların kalıpların dışına biraz daha çıkabilmek için özgürce düşünmeye ihtiyaçları olduğunu düşünüyorum. Bu, müşterilerin yeni ve farklı şeylere ne kadar açık olduğuna da bağlı oluyor tabii.

 

Yurt dışında çalışmak isteyen kişilere neler önerirsiniz?

Londra çok fazla yaratıcı insanın olduğu bir yer, o zorlu yarış içinde önde gidebilmek için çok çalışmak, kendini sürekli geliştirmek ve üretmek gerekiyor.

Bir konuda uzmanlaşıp o konuya çok iyi hakim olmak önemli. Bir yandan kişisel yaratıcı projeler de yapıyor olmanız, fark yaratan ve sizi öne çıkarabilen bir etken olabiliyor.

 

Bu yazı ilk olarak Campaign Türkiye 76. sayısında yayımlandı.

Bunları da beğenebilirsin

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.