Sesimin kesildiği an oluşamam ben!

Bölümün adı üstünde: Ses.

Ses bence en kalıcı var oluş şekli. Her şey büyük bir patlama ile başlamadı mı? Görüntü tek başına bir şey ifade etmez ya da karanlıkta var olamazken ses değil mi o titreşim ile bizi saran, kaybolmayan… Aşık olduğumuzda, korktuğumuzda, heyecan duyduğumuzda ilk açığa çıkan doğumda olduğu gibi ses değil mi? Yine ses değil mi arkamızda bıraktığımız?

Ses gençleri temsil ediyor

İfadenin boyuta ve yayılıma, dolayısıyla kanala ihtiyacı var. Gerçi ses metot. Ancak burada aynı zamanda ses, bir kitleyi temsil ediyor. İfade edebilme, anlaşılabilme, anlatma, buluşma, araştırma, gelişme, izleme ve izlenme, beğenme, aydınlanma ile var olan, “artık bırakalım klişeleri millet aya gidiyor biz halen dönüp duruyoruz” diyen… Ses burada parlamak, açmak, oluşmak için ihtiyacı olan gençlerimizi temsil ediyor. Sesin ışığa yönelebilmesi için, çıkıp dalga dalga evrende akabilmesi için yayılıma ihtiyacı var. Burada çağımızın kanalı internet. Bu kanala getirilecek her türlü kısıt yeni jenerasyonu yeni bir kalıba sokmaktan, uyutmaktan başka bir şey olamaz. Bu hal sadece dogmatik yapılarda olur. Halbuki çağ dogmalardan uzaklaşarak kucaklayanın hakim ve vakıf olacağı çağ.

Korumak kısıtlamakla olmaz

Koruma kısıt ile olmaz. Koruma anlamlaşarak olur. Eski bilgiyi havuzlayarak değil, hatta önce onu unutup hayal ile yeni bilgiyi araştırma ve oluşturma ile olur. Başarı kaldırılan ve test sonucu elde edinilen kupadan ziyade deneyip yanılarak ortaya çıkarılan değerde gizli değil mi? Hepimiz büyürken ailelerimizin korkularının vicdani kurbanı olarak yaşayıp o baskıcı, ezberci eğitimin ve kurumlarının ürünleri olmadık mı?

Ama ben ne desem boş. Bu yüzden Koç Üniversitesi’nde Ekonomi ve İşletme okuyan ve bu dönem mezun olacak asistanlarıma ne hissettiklerini sordum.

Aşağıda okuyacaklarınız onların internet sansürüne farklı açılardan bakışını temsil ediyor. Voice onların! Dinleyelim, paylaşalım lütfen ki bizi seçmediklerinde neden seçmediler diye hayıflanmayalım…

İşin sırrı hareket ile harekette var olmak.

“Google, Washington Üniversitesi ve Brave New Software ile işbirliği yaparak, kullanıcılara dünyanın neresinden olursa olursun sansürsüz internete girme imkanı sağlayan ‘uProxy’nin beta versiyonunu duyurdu.

Chrome ve Firefox ile birlikte çalışacak olan uProxy sayesinde tüm internet kullanıcıları ABD ya da İngiltere gibi daha özgür internet yasalarına sahip ülkelerde tanıdıkları güvenilir insanların internet sunucularına bağlanıp interneti sanki o ülkedeymiş gibi kullanabilecek.”

Ne güzel… Bu haberi okuduğumda sevinsem mi ağlasam mı bilemedim. Sevindim çünkü ‘evet’ dedim. Benim yurtdışında arkadaşlarım vardı. Ben istediğim gibi YouTube’a, Vimeo’ya, Soundcloud’a kapatılan ve kapatılacak olan pek çok web sitesine özgürce ve gönül rahatlığıyla girebilecektim. O zaman tek derdim, paylaşmak istediğim bir linki belki benim gibi yabancı server’lı bir arkadaşa sahip olamayan bir insanın okuyamaması olurdu. Üzüldüm, çünkü bu yasağı benimseyip bir de üstüne boyun eğip alternatif yolları kabul etmeye başlamıştık.

Ve sonra düşündüm… Facebook ve Twitter’ı özellikle son 10 aydır çok aktif bir şekilde kullanan ve ABD’de görüştüğüm arkadaşlarımla okuduğum ülkede neler olup bittiğini paylaşan biri olarak ben, onlardan şimdi nasıl böyle bir istekte bulunacaktım.

Bütün bunlar aslında çok saçmaydı. Haydi açtık diyelim yasaklanan kanalları, gönül rahatlığıyla ‘surf’ yapabilecek miyim internette? Bir blog açsam başıma bir şey gelmeden özgürce ifade edebilecek miyim düşüncelerimi? Sanki Haziran ayında sokakta yürürmüş gibi huzursuzlaşacak mıyım bilgisayarımın başında da?

Duyduğuma göre 2011’in ilk yarısında dünya çapındaki hükümetler tarafından yapılan içerik silme başvurularının sayısı bir hayli fazlayken, 501 başvuruyla Türkiye ilk sıraya yerleşmiş.

27 Nisan 2011’de yasaklanma kararı çıkan kelimelerden birkaçını yan yana yazsam mesela bloguma. Yüzlerce de kelime var sonuçta.

Bir arkadaşımla beraber bu konudan açılan tartışma saatler sürdü. Biz bir yemek masasında bu konuları daha saatlerce konuşabiliriz aslında. Merak ettiğim konu ülkedeki 46 iletişim fakültesinde okuyan milyonlarca üniversite öğrencisinin neler düşündüğü?

Lal Pekin

 

Bir de spesifik bir örnekten Türkiye markasının nasıl etkilenebileceğini düşünelim. Bilindiği üzere yaklaşık 10 gün önce Soundcloud adlı internet sitesi erişime engellendi. Bu site müzikle ilgilenen insanların bağlantı kurduğu, kendileri gibi başkalarıyla iletişime geçip, karşılarına çıkan fırsatlarla kendilerini, dünyaya açtığı bir platform. Türkiye’de kullanımı çok yaygın olmasa da dünyada önde gelen plak şirketleri, müzisyenler ve tabii ki prodüktör ve DJ’ler son derece aktif şekilde kullanıyor. İnsanlar kendileriyle benzer zevklere sahip insanlara ulaşma fırsatı kazanıyor. Günümüzde bir markanın yapması gereken en önemli şeylerden biri bulunduğu konumu ve sahip olduğu değerleri sürdürebilmesidir. Sadece müzikle ilgilenen genç yeteneklerin dünyaya açılması olarak bile düşünsek, Türkiye bu alanda sürdürebilirliğini kaybetmiş, müziğe ilgi gösteren, müzikle geçinen insanlarımızın da yollarına tümsek olmuş oldu. Neyse ki, Soundcloud tekrardan açıldı. Zararın neresinden dönülse kar denmiş fakat kapalı kaldığı on günlük sürede Türkiye markasının kaçırdığı fırsatların telafisi yok.

Doruk Onur

 

“İnternet sansürü” son günlerde bomba gibi düştü hayatımıza. Bence bizi teknolojik olarak ve dış ilişkiler olarak gerileten bir uygulama. Dünya nazarında Suriye, Kuzey Kore ve İran gibi bir ülkeye dönüşme algısını oluşturmaya bir adım daha yaklaştırıyor. İletişim açısındansa yeni nesilin her şeye ulaşma ve her şeyi öğrenme isteğine ters düşen bir sansür. Bilgi iyi veya kötü diye sınırlandırılmamalı, açık ve tarafsız olmalı, araştıran kişi bilgiyi kendine göre yorumlamalı. Sonuçta insanlar toplum içinde ayrı ayrı birer bireydir ve kimse kısıtlanmamalıdır. Demokratik bir ülkede özgürlüğün çerçevesi basma kalıplarla değil izanla olmalıdır. Türkiye bir marka bazında ele alınırsa global olan ve daha da globalleşen dünyada gerilemenin örneği olarak gösterilebilir. Rekabet edilen diğer ülkeler nazarındaysa bir zayıflık belirtisidir.

Safiye Sera Aksoy

 

Son günlerde tartışılan internet sansürü, yaratılmak istenen “korku imparatorluğunun” ne ilk ne de son ama süregelen sistemde önemli olan bir parçası.

Bu açıdan bu konuyu politik olmayan bir kapsamda incelemek zor.

Esas olan mevzu şu: Benim gibi interneti, sosyal medyayı her gün düzenli olarak ve sık sık kullanan biri dahil olmak üzere büyük çoğunluk bu yasanın tam olarak neyi içerdiğini bilmiyor. Belki hükümetin savunduğu gibi “sansür” yoktur, belki bundan rahatsız olanların iddia ettiği gibi erişim engelleniyordur. Hangisinin doğru olduğundan daha önemli olan konu hem yurtiçinde hem yurtdışında insanların özel yaşamlarına, özgürlüklerine, internet kullanımlarına müdahale edildiğine dair yaratılmış olan algı, bunun böyle olduğunun kabul edilmesi. Bu durum dünya genelinde Türkiye’nin hali hazırda düşmüş olan imajının dibe vurmaya oldukça yaklaşması demek.

Benim elde ettiğim bilgilere göre bu yasayla bundan böyle vatandaşların internet kullanımındaki geçmişi izin alınmadan takip edilebilecek, Twitter, Facebook gibi sosyal medya ortamlarında bazı hashtaglere, paylaşımlara erişim engellenecek, bunlar gizlenecek, YouTube gibi video paylaşım sitelerindeki içerikler sınır gözetmeksizin kaldırılabilecek. İnternet gibi her türlü yasağa, engellemeye karşı çözüm üretmenin oldukça elverişli olduğu bir platformda bu gibi yollara başvurulmasının oldukça saçma olmasıyla beraber, muhtemelen insanlarımızın çoğu internet ortamında fikirlerini paylaşmak konusunda çekinmeye başlayacaktır.

Düşünün ki siz Twitter’ın sahibisiniz, dünyaya markanızı, ürününüzü yaymak için çok çaba sarf etmişsiniz, bunu başarmışsınız ve Türkiye gibi hali hazırda internet kullanıcısı fazla olan ve gün geçtikçe artan bir pazarda sizin markanızın ürünlerine “sansür” uygulamak suretiyle bir engelleme yapılıyor, müşterinizle aranızdaki iletişim engelleniyor. Liberal olduğunu iddia eden bir ülkenin sizin markanıza böyle bir darbe vurması haksızlıktır.

Olayın bir başka yönü de, gittikçe özgürleşmeye çalışan, teknolojik gelişmelere sonsuz destek verilen bir dünyada Türkiye’nin ters yönde ilerlemesi ve vatandaşlarının “günü yakalamanın” dahi zorlaştığı bir ortamda, rekabette daha da geri kalmasına sebep olmasıdır. Çocuk pornosu gibi müstehcen ve illegal olan sitelere erişimin engellendiği ve bu yasanın bundan ibaret olduğu ileri sürülerek bunun normalleştirilmesi, 11 yıllık iktidarın çoğunlukla yaptığı hedef saptırma, asıl amacın üstünü kapatma alışkınlığının bir başka örneğidir.

Benim şahsen bu kısıtlamalara, engellemelere karşı bir korkum yok. Düşüncelerimi paylaşmaya devam eder, engellenen içeriklere ulaşmanın bir yolunu bulurum. Asıl korkum, ülkemizin markasının yerle bir olması ve gün geçtikçe iletişimsizleşmeye başlayan toplumun daha da hoşgörüsüz hale gelmesi.

Erkan Zengin

 

Sansür mü yoksa otosansür mü?

Son zamanlarda Türkiye’nin gündemine bomba gibi düşen internet sansürüyle ilgili gerek bilirkişilerin, gerek politikacıların veya ekonomistlerin son derece farklı olan yorumlarını boy boy gazetelerde ve her gün televizyonda görüyoruz. İnternete getirilen bu kısıtlama özellikle dünya basınının da ilgisini eşit derecede çekmiş olup aynı zamanda pek çok vatandaşın da kafasında soru işareti yaratmaktadır. Bu sansür, “ifade özgürlüğünün temelinin engellenmesi’’, ‘“insan haklarına aykırılık’’, “sosyal medyanın güvenliği’’ gibi özünde birbiriyle çelişen pek çok kavramla lanse edildi.

İçinde bulunduğumuz yüzyıl gereği, internet son on senedir hayatımızın vazgeçilmez bir parçası haline geldi, dünyanın küreselleşme hızını arttırdı. Bugün, İstanbul’daki bir lise öğrencisi Amerika’daki üniversite sınavlarına girebiliyorsa, dinlediğimiz şarkılar ortaksa, kutladığımız ortak özel günlerin sayısı arttıysa vb… bu gibi gelişmeler, internetin sayesinde oldu. Gel gelelim, bütün bunların dışında, artık uluslararası ticaret de bir nevi internet yardımıyla yapılmakta; gerek markaların gerek şirketlerin her türlü alım, satım, reklam, dağıtım gibi işlevlerinin de internet desteğiyle gerçekleştiğini düşünürsek, Türkiye’de bu sansürün sonu pek hayır gibi gözükmüyor.

En başta Facebook olmak üzere, Twitter ve Instagram gibi pek çok sosyal medya aracı yardımıyla markalar kendilerine sağlam bir reklam ortamı yaratmış durumdalar. Türkiye de aslında bu gelişmelerin çok gerisinde değil, istatiksel olarak baktığımızda her geçen gün internet alışverişinin daha da arttığını görmekle birlikte, açılan yeni online alışveriş siteleri de bize durumun çok vahim olmadığını gösteriyor.

 

Peki o zaman internet sansürünün Türkiye’nin geleceğine ne gibi etkileri olur?

Eğer durumu oldukça basite indirgersek, ele alacağımız ilk konu şu: Bütün dünyanın gözleri üzerimize çevrilmişken, yapılan yasanın Türkiye’ye faydadan çok zarar sağlayacağını bile bile, bizi idari, hukuki, sosyal ve ekonomik olarak diğer ülkelerin gerisinde bırakmasıyla birlikte hem ticari hem de sosyal yaşamı kısıtlayarak  uzun sürede kalıcı zararlar yaratacak olmasını biz, nasıl göremiyoruz?

Erişim, yer ve toplu kullanım sağlayıcı şirketlerin, hakkında kanun, karar, suç vb. olmasa da internetteki içerikler hakkında her tür “tedbiri” almak zorunda bırakılmasının ve bunun genel bir uygulamaya dönüştürülmesinin de ticari hayatı otosansüre iteceğinin kaçınılmaz olması, özetle otosansürün sansürden daha tehlikeli bir unsur olduğunu bize gösteriyor.

Gizem Hayal

 

Özgürlüğün başkalarının tekelinde bir kavram olduğuna inanmıyorum. Herkes bir diğer kimsenin özel alanlarına girmedikçe, başkasının yaşam alanını ihlal etmedikçe, istediğini yapmakta özgürdür.  Son zamanlarda ülkenin gündeminde olan internet sansürü ne yazık ki yukarıdaki tanım ile çelişiyor.

Öncelikle bana göre sansürün ne amaçla yapıldığının, altındaki niyetin ne olduğu tam olarak şeffaf ve anlaşılır değil. Dahası, bu kararın herkesin yararına olacağına, ne gibi problemleri ortadan kaldıracağına kim karar veriyor? Burada otorite, bilirkişi kimdir? Bu tür sorularla konuya yaklaştığımız zaman özel hayat ihlali sorunsalı kendiliğinden ortaya çıkıyor.

Çağımızda artık her şey teknoloji bazlı yürüyor. Bayramlar, doğum günleri kısa mesaj ile kutlanırken, önemli bir bilgiye saniyeler içinde internetten ulaşabiliyoruz. Tabii ki insanlar günümüzde teknolojiyi her zaman iyi niyetle kullanmıyorlar. Korsan müzik ya da oyun indirmek ne yazık ki teknolojinin önemli götürülerinden biri ve üreten taraf için büyük bir zarar. Bu durum bahane edilerek insanların bilgiye erişim özgürlüğünü kısıtlamak ve bunu manipüle edebilecek güce sahip olmak ne kadar demokratik bir durum tartışılır.

Türkiye genel olarak genç nüfusa sahip, aynı zamanda yeni nesil daha bilinçli artık. İnternet sansürü ile birlikte insanların bu durumu protesto etmek için sokaklara döküldüğüne şahit oluyoruz. Bu durum, diğer ülkelerin dikkatlerini üzerimize çekerken aynı zamanda Türkiye’nin nerede ve nasıl konumlandırılması gerektiğini yeniden gündeme getiriyor.

Öykü Duyar

 

Semih Yalman/Editor in Youth

[email protected]

@semihyalman

 

Bu yazı Campaign Türkiye’nin Mart 2014 sayısında yayınlanmıştır.


Bunları da beğenebilirsin

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.