İçindeki kadın

Kadınlar herkes için çok önemli, ama kadını hepimiz aynı şekilde mi algılıyoruz acaba? Biliyorsunuz, algılanabilmek için anlamlaşmak gerek. Acaba kadın hepimizin zihninde aynı şekilde mi anlamlaşıyor? Birlikte bakalım.

Aslında kadın, erkek ya da kadın fark etmeksizin hepimizin içinde. Hani, erkekler der ya, “benim hayalimdeki kadın, evleneceğim kadın,” bunu söylüyorsanız muazzam yanlış bir noktadasınız. Çünkü hayalinizdeki kadın hep hayalinizde kalacak. Jung’ın da dediği gibi, o “hayalimdeki kadın” diye tasvir ettiğiniz kadın aslında içinizde, sizin dişil tarafınız. Dolayısıyla birlikte olduğunuz kadına kendi hayalinizi yüklemeye başlarsanız, o kadının tüm meziyetlerini unutacaksınız. O insanı, o insan olduğu için seveceksiniz. Hayalinizdeki kadını sevecekseniz, kendinizi sevin.

Aslında her bireyin bir tarafı eril, bir tarafı dişil özellikler taşır. Yani o dişil enerji bütün erkeklerin içinde var. Peki, siz o dişil enerjinizi kabul edip onunla barışabiliyor musunuz? Hayalinizdeki kadını tasvir edeceğinize, karşınızdaki kadının meziyetlerini hiçe sayacağınıza evvela kendi dişil yanınıza bakın. Karşınızdaki kadın zaten kendi özellikleriyle orada. Elbette onun da eril bir yanı, eril bir enerjisi var.

Eril ve dişil enerjiler birbirinden farklı. Eril enerji çizgisel bir hareketle, dişil enerji ise döngüsel bir hareketle gösteriliyor. Bu yüzden dünyamıza ve doğaya dişil özellikler atfediyoruz, “ana” modeliyle bakıyoruz. Peki, nasıl oluyor da bunları unutuyoruz?

Çocuklarıma sorduğum zaman, “Baba. Tanrı erkek, peygamberler erkek, Noel Baba erkek, Papa erkek, başkanlar erkek, bakkal erkek, berber erkek, taksi şoförü erkek, meşhur futbolcular erkek, asker erkek, hâkim erkek, başarı eril, otorite erkek. Nasıl bunlardan vazgeçeceğiz? Kadın bunların arasında nasıl yer bulsun?” diyorlar. Doğru.

Mülakatlar yapıyoruz. Örneğin annesi ve babası çalışan ufak bir çocuğa “Kadının ve erkeğin görevleri nelerdir?” diye soruyoruz. “Kadın çocuk bakar, alışveriş yapar, temizlik yapar, yemek yapar. Erkek ise işe gitmekle, para getirmekle, faturaları ödemekle görevlidir” diye cevap veriyor. “Peki, böyle mi olmalı?” diye soruyoruz. “Hayır, herkes eşit olmalı” diyor.

Başka bir mülakatta, başka bir çocuk: “Allah’ın cinsiyeti var mı?” diye soruyorum. “Sence?” diye bana soruyor. “Hayır, yok” diyorum. “Ben de cinsiyetsiz olmak istiyorum,” diyor çocuk. Kız çocukları “Neden erkeklerin futbol takımı var sadece? Neden karışık oynayamıyoruz?” diyorlar. “Neden böyle bir ayrım var?”

Başka bir mülakat. Bir kadın “Ben ev kadını olmak için doğmadım,” diyor. “Ev kadını olmak için okumadım, ben çocuk filan bakamam” diyor. Peki, evde çalıştırdığın kadın için ne diyorsun? “Evde kadın olacak” diyor. Bir çocuk böyle bir anneyi dinleyerek büyüdüğü zaman, anne ne kadar çalışırsa çalışsın, çocuğun kadın algısı maalesef değişmeyecek: Kadın çocuk bakar, yemek ve temizlik yapar. Bu algıyı aslında kendimiz inşa ediyoruz. Eril veya dişil taraflarımızı inkar ederek, kendimizden uzaklaşarak yapıyoruz.

Kızım futbol oynuyor, iyi de oynuyor. Ama “ben bunları yapıyorum da, bana Ronaldo gibi herkesin bayıldığı bir kadın futbolcu göstersene,” diyor. Top oynamanın erkekler dünyasına ait olduğunu söylüyor: “Siz bu dünyayı öyle bir hâle getirmişsiniz ki sadece erkeklere yer var. Ben ne kadar kabiliyetli olursam olayım, bana sanki o şansı tanımayacakmışsınız gibi geliyor.”

Peki, Allah’ın yaratma gücünü paylaştığı tek varlık neden kadın? Erkek doğurabiliyor mu? Doğuramıyor. Kendimizce “yarattığımızı” düşünüyoruz da, esas kadın bu görevi Allah’tan almış durumda. Bir de Allah’ı neden eril olarak betimliyoruz? Belki değil, hatta belki de dişil. Nereden biliyoruz?

Bronzun icat edildiği andan itibaren neden erkekler savaşa gidiyor ve kadına bir konum veriyor. Kadın üretiyor, biyolojik olarak üretmekle görevli çünkü. Ama o değerli bir iş yaparken, erkek aslında değersiz bir iş yapıyor, savaşıyor. Başından beri bütün inanç sistemleri kadının üzerine çullanıyor.

O zaman burada bir tezgâh var. Sorun burnumuzun dibinde ve gerçekten bu soruna eğilen insanlar var dünyada. Örneğin Hannes Schmid. Ünlü bir fotoğrafçı ve ressam. Bütün servetini Kamboçya’daki çocuklara adamış durumda. Neden? Çünkü Kamboçya’daki çocuklar beş kuruşa satılıyor. Belli bir yaşa geldikten sonra fabrikalarda çalıştırılıyor ve başka bir yere gidemiyor. Bir göz odayı üç kız paylaşıyorlar. Evine para yollayabilmek için verilen 10 doları harcamıyor, yemek yemiyorlar. Uzmanlar, bu nesli tedavi edebilmek için üzerine üç sağlıklı neslin yetişmesi gerektiğini söylüyor. Hannes Schmid, bütün servetini Kamboçya’ya akıtarak, çocukların tarlalarda ailelerinin yanında çalışmalarını sağlıyor ve eğitimlerine katkıda bulunuyor.

Kamboçya bize uzak geliyor değil mi? Hayır, sorun hemen burada. Bu sorunlar bizi de etkiliyor artık. Alice Walker’ın meşhur The Color Purple kitabını okumadıysanız, okuyun. “Dahil olmak gerek” diyor, herkesin soruna dahil olması gerek. Dahil olamazsanız, bu sorunlar büyüdükçe büyüyecek. Biz de onlara bakakalacağız. Korkularımızı yenerek dahil olmalıyız. Kadının korkularını yenmesi gerek. Erkeğin egosuyla yarattığı korkuyu yenmesi gerek. Bazı şeyleri artık kabullenmesi gerek.

Birine “Pembe balon alır mısın oğluna?” diye soruyorum. Çoğu erkek almayacağını söylüyor. Neden almazsın? İşte cinsiyeti gereği. Renklerin, eylemlerin, yaklaşımların cinsiyet tekeline mi girmesi gerekiyor? Bu kalıpları biz inşa ediyoruz ve artık yıkmanın zamanı geldi. Çünkü kadın çok güçlü. Çok güzel ve çok güçlü.

Biz mi koruyacağız kadını? Hayır. Her kadın kendini koruyacak. Erkeğin korumasına ihtiyacı yok kadının. Çözüm ne? Eğitim. Hem erkeklerin, hem annelerin, hem medyanın, hem rol modellerin, hem de çocukların eğitimi çok önemli. Erkeklere dişil taraflarının durmadan hatırlatılması gerekiyor.

Ben toprak turizmi yapmak istiyorum, nakış ile yöre tarihine ışık tutmak istiyorum, bunu araştırıp kitap haline getirmek istiyorum, mermer ve taş malzeme tedarikçisi olmak istiyorum, katkısız meyve ve sebze üretimi yapmak istiyorum. Bunların ilhamını kimden aldığımı biliyor musunuz? Erzincan’da mikro krediye başvuran 40 ila 70 arasında kadınlardan. Benden pazarlama üzerine ufak bir ders aldılar. Kendi pazarlama planlarını yaptılar ve kredilerini aldılar. Dolayısıyla, isterseniz oluyor.

Peki, ya kadına yönelik şiddet? Özgecan vahşetinin ardından siyah giyindi kadınlar. Oğlum şunları söyledi: “Baba anlamıyorum bu toplumu, neden kadınlar tek siyah giyiniyor? Erkekler siyah giymeli, erkeklerin yaptığı bir iğrençlik bu. Erkekler siyah giyip yürümeli ve kendilerini kınamalı. Sonuçta kadınların ne günahı var? Toplum olarak utanmamız ve uyanmamız lazım”. Bunları söyleyen çocuk daha 14 yaşında.

“Erkek adam” ağlar. Sen doğarken erkek doğmuyor musun? Neden ağlıyorsun o zaman? Çünkü erkek de ağlar. Bugün üretmek mi istiyorsun?  Kadın ya da erkek fark etmez. Bugün o ilk adımı atmak mı istiyorsun? Bugün yarınını şekillendirmek mi istiyorsun? Bugün topluma faydalı biri mi olmak istiyorsun? O zaman her türlü unvandan muaf bir şekilde, insan olarak içindeki kadını bir an önce keşfet.

Resim Altı Kadına her yerde yeterince şans tanınmıyor…

Semih Yalman

 

Bunları da beğenebilirsin

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.