Şekil mi, içerik mi?

Hikaye anlatımı denip duruyor sürekli… İletişim için şeklin ve içeriğin değeri ne? Hangisi daha elzem? İletişim dediğiniz şey gerçekte algıyı netleştirmek için değil mi? Cevaplar Sakal’da…

“Şekil mi, içerik mi?” sorusunu çok sordum kendime. Sonuçta dünya bir şeylerin etrafında dönüyor, sürekli bir hikaye üretimidir gidiyor. Bu hikayeler kah dışa vurduklarımız kah zihnimizde çifter kişilik diyalog şeklinde barındırdıklarımız… Ancak iletişim gerçekte algıyı netleştirmek için değil mi?

Hatırlıyorum iletişim ile ilgili Harvard’da aldığım ilk dersimde Prof. Hollingworth bize iki kafa çizdirmiş, birbirine bakan bu iki suratını ortasına sonsuzluk işareti koymamızı istemişti. Neden mi sonsuzluk? Çünkü insanlığın var olabilmesi için diyalog halinde olmaları şart. Diyaloğun yok olduğu yerde sanmışlıklar, önyargılar, varsayımlar oluşmuyor mu?

Peki, iletişim için şeklin ve içeriğin değeri ne? Hangisi daha elzem? Bence gerçekte şöyle bir sıralama var: Önce kurgu, sonra aktarım, daha sonra yaratıcılık ve hepsinin üzerine bina edilen içerik. Ancak neden bir anda bunca zihinsel faaliyetin girdiği intiba ya da başka bir tabirle algı bir şekilsel kurgu ile yok olabiliyor? Ya da biz mi öyle sanıyoruz? O zaman içeriğin ve beraberinde bize kazandırdığı anlamın hiç mi değeri yok?

O zaman onca varoluş görsel bir sanmışlık mı? Peki, bunca marka ve savundukları duruş sadece yüzeyde mi var?

Cevaplar Sakal’da

Bütün bunları Mart ayının sonunda Destek Yayınları’ndan çıkan “Sakal” adlı kitabımda sosyolojik bir deney ile sorgulama imkanı buldum. Aslında Sakal adlı bir kitap yazmak gibi bir amacım yoktu. Kitabın tanıtım yazısında da anlattığım üzere:

Şekil, şemal için değildi. Ne bir vurgu, ne bildiri, ne de bir duruş. Batıl için de değil inanç için de. Sembolik hiçbir değeri de yoktu. Sadece bir sakal. Suratımda çıkan tüyler topluluğu.

Çektiği ilgi, aldığı yorumları yazmaya başladım; kendime yaptığım sorguları da. Sonra gün geldi, bir sona ihtiyaç duydum ve sakalı kestim.

İnsanlar konuşmaya devam etti. Önemsedikleri için, fikirleri olduğu için, görünür olmak için, gerektiği için, mış için, miş için…

Yaşadığımız toplumun korkularına, varsayımlarına ve çıkarımlarına büyüyoruz. Saflığımız kalıba sokulurken oluşan kısıtlı vizyonumuz ifadelerimiz, öğretilerimiz ve yargılarımız haline geliyor.

İyi ya da kötü değerlendirme sizin. Ben, içimde epey bir konuştum, diye düşünüyorum. Sonuçta, bir sakal yüzünden yaşadıklarımı ekte paylaşıyorum. Teşekkür ederim.

Hissettiklerim

Olay tamamen kendiliğinden gelişip bir algı deneyi haline geldi. Ve 10-11 ay kadar da devam etti. Peki neydi hissettiklerim?

Tarihe bakacak olursak birçok anlam, eylem, akım, grup, inanç, duygu, duruş, kişi, ideolojinin sembolü yapılan tüyler topluluğu nesiller boyu farklı toplumlarda ne gibi öğrenilmişliklere, izlere, eşleşmelere sebep olmuş? Anlam itibarıyla bu kadar farklı tarafa çekilebilen başka bir vücut aksesuarı olmasa gerek!

Acaba, bir insanın doğal olarak suratında uzayan tüyler, bütün insanlık tarihi boyunca yüklendiği, taşıdığı anlamlar ile onu serbest bırakan kişinin algısında, toplumdaki kabulünde ne denli rol oynuyor?

Bu kitap, 10-11 ay boyunca uzatıp, teline bile dokunmadığım sakala; farklı toplumlarda, katmanlarda, yaşlarda, inançlarda ve cinsiyetlerdeki kişilerin yaptıkları yorumları bir araya getirdi.

Aslında öylesine uzatmaya başladığım sakala her Allah’ın günü bir ton laf işitince bari bunları not alayım, dedim. Ne çok söylenecek, edilecek lafı varmış kıla, tüye insanlığın. Böylece her bölüm, yaşanan gerçek olayların ardından kaleme alınmış oldu. İçimden geçenler, ağzımdan çıkanlar, bana söylenenler ve söylenmeyip benim sezdiklerim; hepsi burada, beni tanıyan tanımayanın yaptığı yorumlar. Birçok söyleme maruz kalan sakal, bir nevi bir algı deneyi, hatta algı yolculuğu günlüğü oldu.

Kişilerin isimlerini gizli tuttum. Mühim olan, isimlerden ziyade satır aralarındaki içerik, diye düşünüyorum.

Konuya farklı bir açılım getirmemde sevgili komşum, dostum, değerli fotoğraf ustası Fethi İzan da yardımcı oldu. Sakalın son devresinde, onun farklı açılardan, yardımcı objeler ile yan yana duruşunu, vücut diline katkısını, göz ve mimik değişimleri ile etkilediği ifadeyi objektifi ile resimledi. Bu fotoğrafları, kitabın orta bölümünde, altyazısız bir şekilde seyrinize ve yorumlarınıza bırakıyorum. Yani, dilerseniz Sakal’ı okumayıp sadece seyredebilirsiniz de.

Okulda, bir insanın en değerli varlığının, öldükten sonra geride bıraktığı tek gerçek değerin, algısı olduğunu söylerim. Belki de burada babamın “sana bırakacağım en önemli miras lekesiz bir isim” demesi bu düşüncemi geliştirmem ve farklı alanlarda test etmemde etken olmuştur.

Bir canlının diğer bir canlı üzerinde bıraktığı intiba, mantık ve duyguların bir sentezi. Hisler, duyular, tecrübeler, yaşanmışlıklar, yargı ve önyargıların tümü bu oluşumda etkin rol oynuyor.

Algının gelişimi uzun zaman almakla beraber bir o kadar da zahmetli ve hassas bir süreç. Ancak, algı, olumsuz etkileşim karşısında saniyeler içerisinde de yıpranabilmekte.

Gerçek algı, en az, üç farklı izlenim halkasının birbirine yaklaşması ile oluşuyor. Bir kişinin sizinle ilgili düşüncesi. O kişinin sizinle ilgili düşünceleri  konusundaki bilginiz. Ve sizin kendi algınıza dair biçtiğiniz fikriniz. Bu halkalar birbirlerinden ne kadar uzaksa algı, o kadar dağınık ve yoruma açık. Ancak halkalar birbirlerine yaklaşabilirlerse o zaman algı, o denli tek ve dolayısıyla net.

Bireyin kendisi dahil, toplum tarafından tek bir şekilde algılanması; barışıklığın, bir olmanın, farkındalığın ve dolayısıyla iç huzurun temelini teşkil ediyor.

Algı yönetimi farklı paydaşların sizinle ilgili farklı bakış açılarını keşfetme, birleştirme ve arzu edilen tek bir hikâyede sunma sanatı. Günümüzde çocuk ya da erişkin, hemen hemen her bireyin, kendiyle ilgili oluşmasını ve yerleşmesini arzu ettiği bir hikâye var. Neden mi hikâye diyorum? Çünkü günün sonunda akılda kalan hikâye edilenler.

Çocukluğumuzdan itibaren hikâyeler kanalıyla öğreniyoruz. Onlar hayal gücümüzü etkiliyor, bizi kâh özgür kılıyor, kâh kalıplara sokuyor, kâh beynimizi yıkıyor, kâh kalbimizi açıyor. Sonra biz, bu hayalleri birer yapılacaklar listesi haline getirip uygulamaya sokuyoruz. Listelerin peşinden koşuyoruz. Ânı bırakıp gelecekte yaşıyor sonra durup geçmişi özlüyoruz. Oluyor bu süreç ve biriktirdikleri, bizim hikâyemiz. Yorum getirdiğimiz, fikir yürüttüğümüz her şeyin beslendiği kaynağımız.

Burada süreklilik ve gerçeklik için önemli olan, hikâyemizin önce kendimiz için samimiyeti. Ancak bu tek başına yetmiyor. Hikâyeyi farklı kılan, anlatan. Anlatanın farkı ise özünün, sözünün gem görmemiş ancak, gün görmüş olması özelliğinde gizli.

Peki, şimdi bir kişi düşünün ve birdenbire bu kişi gün geliyor toplumun öğrenilmişliklerine aykırı bir şekle şemale bürünüyor. Özü, sözü değişmiyor, ancak görüntüsü farklı. Yıllar içerisinde oluşmuş olan algısı, sizce yerinde sabit kalabilir mi?

İşte bu kitap, bir nevi kendi içerisinde böyle bir sorgunun peşinden de gidiyor.

Hayatım boyunca kalıplara dahil olduğum söylenemez. Hatta çoğu kez birçok şeyi zorladığım, sorguladığım için düzen bozucu ya da kural yıkıcı olarak da fişlendim. Bunu kullananların çok işine yaradım, buna itiraz edenler tarafından da zaten boyalı kuş misali taşlandım.

Ruhuma, aklımdan ziyade gönlümün yansıması doğrultusunda hayatımı yaşadım, koştum, başlattım. Benim için heyecan ve ilham ikilisi önemliydi. Hissetmek önemliydi. Sonra öğrendim ki ilham denilen insanın içerisinde. Dışardan onu hareketlendiren ise motivasyon. Motivasyona etken ise doğru noktaya yapılan dürtü. Yıllar içerisinde bunu meslek edindiğimi fark ettim. Nerede çalışırsam çalışayım, ülke, kültür, kademe fark etmeksizin dürtmeyi kendime görev edinmişim! Hikâye ile, ambians ile, müzik ile, yazdıklarım ile, profesyonel hayatımda, hocalığımda, arkadaşlığımda, aşklarımda, evlatlığımda, babalığımda, kocalığımda… dürtmek. 

Dürten, dolayısıyla hep sebep olan. Her şey iyiyken çoğu kez unutulan. Olaylar sarpa sararken suçlanan ya da kısaca suçlu.

Zaten yaşadığımız topraklarda da, suçsuzluğunu ispat edene kadar suçlu değil mi vatandaş?

Dürten olarak, olmayan birçok ufak patikayı farklı yönlere doğru açmak… Ancak, üzerine yol inşa eden olmamak… Dürterken neyi düşünmeyi değil, nasıl düşünmeyi, hissetmeyi, algılamayı devreye sokmak… Dürterken amacı öğretmek değil, birlikte öğrenmek, yapmak…

Sen kimsin, diye sorduklarında?  Verdiğim cevap basit: Hiç kimse olarak var olabilme yolunda olan bir kimseyim ben. Ama dürten… Ama suçlu…

Sakal’ın yeni platformu

Yukarıdaki bölüm kitabın giriş yazısından bir alıntı.

Ancak “Sakal” basıma hazırlanırken ilginç bir şey daha oldu. Kitabı ben “Önyargılar, öğrenilmişlikler neticesinde haksızlığa uğrayanlar’a” ithaf ettim. Bunu gören Koç Üniversitesi’ndeki bir grup öğrencim Sakal’ı başka bir platforma taşıdılar. Sakal’ın kapağını suratlarına koyarak Twitter, FB, Instagram’da “SAKALINVARMI” adlı ötekileştirmeye, kalıplara, önyargılara karşı bir kampanya başlattılar. @sakalinvarmi, instagramda #sakalinvarmi, FB ise fansofsakal, sakal.kitap, www.sakalkitap.com şeklinde daha kitap çıkmadan konuyu sahiplendiler.

Bakın bunu başlatanlar neler dedi:

Yeşil Deniz: Herkesin aslında benzer yollardan geçtiğini, önyargıyı tecrübe etmenin yaşı, dili, dini olmadığını, bireyi tek ayrıştıran noktanın farkındalık olduğunu göstermek için bu kampanyaya soyunduk. Bize göre bir sorunun üstesinden gelmenin temel anahtarı bu; farkında olanları ve farkında olmanın önemine inananları “Sakalın var mı” demeleri için yanımıza bekliyoruz.

Fatih Çelebi: Önyargının, yakınlaşması gereken insanları aslında uzaklaştırdığını anlatmak için.

Emir Bursa: Bilinçsizce yaşadığımız gerçeklerin farkına varmak için.

Ezgi Utan: Kalıplarımız ve önyargılarımızla aslında kendimizi sınırladığımızın farkına varmak için.

Levent Özyurt: Önyargılardan dolayı insanlar hakkında yargılama yapmak yerine, insanları tanımamız gerektiğine inandığımız için Sakal kampanyasını yapıyoruz.

Bakalım bu Sakal daha nereye gidecek ancak yazımın başında da bahsettiğim şekil mi içerik mi konusunda bu kitabın bizi bir sonuca getirdiği kesin. O da Sakal’ın içerisinde gizli…

Selim Yalman / Editor in Youth
[email protected]

Bu yazı Campaign Türkiye’nin Nisan 2013 sayısında yayınlanmıştır.

 

 

Bunları da beğenebilirsin

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.