Rahat hissettiğiniz alanın dışına çıkın

“Yad Eller” serimiz, R/GA New York’ta yaratıcı yönetmen olarak görev yapan Mahir Yavuz’la devam ediyor.

Sanırım yurt dışında yaşayan herkesin hikayesi biraz birbirine benzer. Bir şeyleri değiştirmek ve yeni şeyler keşfetmek hissiyle çıkılan bir serüven olduğunu düşünüyorum. 2000’lerin başında Türkiye’deki bazı markalarla o zaman için deneysel sayılabilecek bazı işler yaptıktan sonra belli noktalarda arayış içine girdiğimi hatırlıyorum. Açıkçası İstanbul’da yaşayan bir genç olarak “piyasa”dan da bunalmıştım. Bu arayışıma karşılık olabileceğini düşündüğümden birkaç sene araştırmanın ardından 2006’da hem doktora yapmak hem de meraklı olduğum bilgi tasarımı (information design) konusunda uzmanlaşabilmek için Avusturya’ya taşındım. Benim için yurt dışında yaşama süreci böyle başladı. Biraz çevremin etkisi, biraz da tasarım ve kültürel kapitalizmin kaynağı olduğundan ilk etapta Avrupa’ya gitmeyi seçmiştim. Avusturya hem çok köklü bir tasarım kültürü olan hem de bizim kültürümüzden farklı bir coğrafya. Bu farklılığın da beni çektiğini hatırlıyorum.

Avusturya’nın Linz şehrinde bana çok katkısı olan beş sene geçirdim. Bu sürede uluslararası mühendis, araştırmacı ve tasarımcılardan oluşan Ars Electronica Futurelab’de çalıştım. Kar veya pazarlama odaklı iş yapmadım. SAP, Siemens, Viyana havaalanı projeleri gibi büyük AR-GE projelerinde çalıştım. Bu işler kısa sürede teslim edilen ve tüketilen işlere kıyasla çok farklıydı. Aynı zamanda sanatçı olarak birçok deneme yapma fırsatım oldu. Bu süreç 2011’de New York’a taşınmamla son buldu. New York sanırım her yaratıcı insanın gelmek isteyeceği bir yer. Ben de hem buradaki arkadaşlarımın desteği hem de inatçı bir istekle buraya geldim.

Son 15 sene içinde yaratıcı sektörde, özellike dijital tasarımda birçok alana girip çıktım. Ürettiğim işlerin bir kısmının mecrası çoktan tarih oldu, diğer kısmı kendi değerlerini ispatladıkları için sanırım, insanlık varolduğu sürece varolacaklar. Afiş, kitap, basılı tasarım, web tasarımı, etkileşimli CD tasarımı (evet böyle birşey vardı), hareketli grafik ve dijital yerleştirme projeleri yaptım. Farklı şeyler yapmak çok öğretici. Yanılmak ve bazen başarısız olmak, her işi yapamadığımı görmek ne istediğimi anlamama yardımcı oldu.

8-9 senedir veri (data) alanında çalışıyorum ve dijital ürün projeleri yönetiyorum. Bu ürünlerin çoğu veri güdümlü (data-driven) ve çoğunlukla uzman bir kullanıcı grubuna hitap ediyor. Veri görselleştirmesi, veri analizi, veri bilimleri, veri mühendisliği, otomatik öğrenme (machine learning) gibi birçok kolu olan, yaratıcı işler için oldukça önemli bir alan. Kesinlikle niş sayılabilecek bir alan ama verilerin bir yandan ürünleri tamamıyla dönüştürdüğünü bir yandan da kültürel olarak alışkanlıklarımızı şekillendirdiğini düşündüğüm için bu alana yöneldim. New York’taki iş ortamı bu alanda ilerlememde çok yardımcı oldu. ABD rakamlar ve veriler üzerinden işleyen bir kültüre sahip. Burada birçok farklı yeni kurulan şirkette çalıştım. Daha sonradan Spotify tarafından satın alınan Seed Scientific şirketinde iki buçuk sene Baş Tasarım Teknolojisti olarak görev yaptım. Son iki senedir de R/GA ajansının Veri Bilimleri ve Görselleştirme (Data Science and Visualization) Departmanının başındaki Yaratıcı Yönetmen konumundayım. Biz R/GA’de verilerin yaratıcılığı etkileyebildiğine inanıyoruz. Veriler iş hayatını ve şirket karakterini nasıl dönüştürebilir bunun cevabını arıyoruz. Analitikten yaratıcı veriye bir çok alanda ürünler üretmeye ve pazarlamaya çalışıyoruz. Ayrıca 2003’ten beri elimden geldiğince yaptıklarımı dersler vererek, atölye çalışmaları ve konuşmalar yaparak alandaki diğer insanlarla ve öğrencilerle paylaşmaya çalışıyorum.

Geriye dönüp baktığımda, iş alanında yurt içi tecrübem sınırlı sayılır diye düşünüyorum ama emin olduğum şey Türkiye’de insanların bitmeyen bir enerjisinin olduğu. Toplum özellikle Avrupa’ya göre çok dinamik. Bu da ülkedekilerin hem yeni işler üretmeye aç hem de genç olmasından kaynaklı. Denemekten ve yanılmaktan korkmayan bir toplumuz ve bu değerli bir özellik. Sürekli yeni yetenekler ortaya çıkıyor ve bazıları gerçekten harika işler yapıyor. Ama aynı zamanda bazı güvensizlikler ve tecrübesizliklerden dolayı bu enerjiyi kontrolsüzce harcadığımızı düşünüyorum ve ne yazık ki iyi olan birçok şeyi muhafaza edemiyoruz. Sadece ortaya çıkan ürünün ya da sonucun değil iş yapış sürecinin ve iş prensiplerinin de önemli olduğunun daha iyi benimsenmesi gerekiyor.

New York gerçek anlamda kozmopolit bir şehir. ABD’nin geri kalanıyla kıyaslanmaz. Burayı “burası” yapan şey herkesin farklı bir geçmişi ve kafa yapısının olması. Böyle bir ortamda iş üretmek için herkesin çok çalışması ve belli prensiplere sahip olması lazım. Bu koşulların dışına çıktığınız anda varolmak imkansızlaşabilir. New York iş ahlakı çok yüksek bir yer. İşinizi iyi yapmaya çalışıyorsanız ve takım ruhuna sahipseniz, burada ilerlemeniz ve başarılı olmanız daha kolay.

İş ortamında ayrımcılık yapmak, işi baştan savma yapmak ya da iş prensiplerine uymamak sadece yönetim tarafından değil iş arkadaşlarınız tarafından da ciddi olarak hoş karşılanmaz. Bunun yaratıcı bir ortamda sağlanması çok önemli. R/GA özellikle kadınların ve farklı kültürlerin karar mercilerinde yer alması için çaba sarfeden bir yer. Yeniliklere destek olan bir ajans. Sanırım böyle olmasaydı benim ve birçok farklı kültürden insanın çok da standart olmayan departmanları R/GA bünyesinde oluşturması mümkün olmazdı.

Hem Avusturya hem de New York’taki hayatımda -ne kadarı yurt dışında olmakla ilgili bilmiyorum ama- bazı şeyleri daha önce çok az düşündüğümü ya da hiç düşünmediğimi fark ettim. Bu eksikliğin bir kısmının kültürel olduğunu varsayıyorum. Mesela fikirleri, ham fikirleri ya da karalamaları derli toplu arşivlemek. Bir fikrin uygulanmadan fikir olmadığını kabullenmek. Belli bir eylemi ya da etkinliği tam olarak eşit aralıklarla sürekli ve tutarlı olarak yapabilmek. Örneğin günlük tutmak, haftalık podcast yapmak… Bunlar yaratıcı bir profesyonel için çok elzem gereksinimler. Zamanın hayattaki en değerli ve takas edilemeyen kaynak olduğunu fark etmek de çok önemli. Kültürel olarak çok bir zorluk çektiğimi düşünmüyorum. İstanbul zaten bir dünya şehri; orada doğup büyüyen herhangi biri bence dünyanın her yerinde yaşayabilir, alanında iyi işler yapabilir ve hayatını kazanabilir.

Bugün için New York’ta kendimi evde gibi hissediyorum. Şu an başka bir yere gitme planım yok. Buranın kendine özgü bir enerjisi var ve bana uyuyor. Aslında biraz İstanbul’a da benziyor. Fakat herkesin kabul ettiği gerçek şu ki, burası iş açısından çok yoğun ve tempolu bir yer. Ara ara, kısa sürelerle New York dışına çıkmak hem zihnen hem de bedenen sağlıklı. Bu nedenle kısa süreli birtakım işler yapmak için başka yerlere gidilebilir diye düşünüyorum. Ne kadar uzakta olsam da Türkiye’deki yaratıcı sınıfla olan bağlarımın bana hala çok şey kattığını hissediyorum. Eğer birlikte çalıştığınız kişilerle iyi ilişkiler kurarsanız bunların hepsi bir gün mutlaka size geri dönüyor.

Ama her koşulda insanın kendi olduğu ortamdan çıkması aslında en çok kendisi için önemli. Bence her yaratıcı kişi kendini rahat hissettiği alanın dışına çıkmalı, o yüzden herkesin imkanları dahilinde yurt dışına çıkmayı denemesi gerektiğini düşünüyorum. Kalıplardan sıyrılınca Türkiye’den gelen insanların dünyaya katacağı çok şey olduğuna inanıyorum. Anadolu’dan gelenler bu dünyanın her yerinde her zaman ilginç işler yapmışlar. Her şey kendi istediklerimizi anlayıp, o istekleri hedeflere dönüştürmekle başlıyor.

 

Bunları da beğenebilirsin

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.