Oyuncudur, candır

Oyuncular oyun oynarken yaşadıklarının olumlu etkilerini gündelik hayatlarında mutlaka görür. Hatta bazılarına göre üst yönetimde mutlaka oyuncular olmalıdır.

“Lise ve üniversite hayatım bilgisayar oyunlarıyla geçti. Oyun salonlarına mahkum eğlencelerimiz için bilgisayar bir devrim sayılırdı. Evde bilgisayara sahip olmak rüya gibiydi. Bilgisayar diyorsak, ‘toplama’ olacaktı ama. Hem daha ucuz, hem daha hızlı işlemcili. O hızın aslında tek amacı vardı; her oyunu duraksamadan oynayabilmek.

George Lucas’ın oyunu diye bilinen Monkey Island’ı bir an evvel tamamlamak için adadan adaya zıplayıp, oyunu bitirme derdiyle günler geçirdiğimi bilirim. Sonra Civilization geldi. Şehirler kurup medeniyetler inşa ettik. Hangi güdüyü tatmin ediyordu bilinmez, ama nerede hangi binayı kuracağına karar vermek, teknoloji peşinde koşmak ve toprakları verimli şekilde işlemek müthiş bir hazdı. Birleşmiş Milletler binasını ilk inşa ettiğimde acayip mutlu olmuştum. Bunun da bir oyun olduğunu anlamak için büyümek gerekti. Sonra Counter Strike girdi hayatımıza. Hiçbir zaman iyi bir oyuncu olamadım, ama bir oyun salonunda 8-10 kişi ile takımlı oynama deneyimi müthişti. Arada grafikleriyle mest eden Age Of Empires’a dalar, Mısırlıları ya da Sümerleri seçer ve çağdan çağa atlardım. Artık sıkılmaya başladığımız yerde futbol imdada yetişti. Birçok futbol temalı oyun denedim. Ama ilk yıllarda göz dolduran bir oyun çıkmadı. Sonra üniversitenin ilk yılında bir arkadaşım Championship Manager’ı önerdi. Bu oyun hayatımın oyunudur. 03/04 sezonu çıkan CM4 gelmiş geçmiş en müthiş oyundur. Çıkışı aylarca beklenen bir efsanedir. 24 saat hiç uyumadan sadece temel ihtiyaçlar için ve hiç de istemeyerek bilgisayar başından kalktığımız, insanı mutluluk denizlerinde yüzdüren tatlı bir afyondur. Her takıma, oyuncuya göre taktik denemeleriyle bilinmeyen oyuncuları iyi scout’larla keşfetmekle geçen bir serüvendir. Hele ki henüz adını kimsenin duymadığı oyuncuları keşfetmek ve sonra gerçek hayatta popüler olduklarını görmek hakikaten müthiş bir hazdır. Mexes, Cucio, Yobo, Oliseh, Arteta, Kallstrom, Alex, Van der Vaart, Rooney, Robinho (daha çok sayabilirim) o zaman herkesin takımına almaya çalıştığı adamlardı. Daha hâlâ bu oyunu oynayan büyük bir kitle var. Oyun hayatıma çalışmaya başlayınca ara vermiş olsam da PS’da FIFA oynuyorum vakit buldukça.”

Biz oyun çağı çocuklarıyız. Bugün iş hayatında profesyonellerin önemli bir kısmı lise veya üniversite dönemini video oyunlarıyla geçirmiştir. Öğrencilik döneminin büyük eğlencesi olarak görülen oyunlar artık çok daha farklı ele alınıyor, olumlu olumsuz tarafları üzerine araştırmalar yapılıyor, yayınlar çıkıyor. Çoğu ebeveynin zaman kaybı olarak gördüğü ve çocuklarını sürekli uyardığı oyunların insanların gündelik hayatlarında ve iş yaşamlarındaki etkileri ileriki dönemlerde ortaya çıkıyor. Aşırıya kaçmadan iyi zaman ayırmış oyuncular gündelik hayatlarında bunun avantajını kullanıyorlar. Zorluklara daha çabuk adapte oluyor, hızlı ve doğru kararlar alabiliyorlar. Motor öğrenme yetenekleri, özgüvenleri ve konsantrasyon kabiliyetleri hemen fark ediliyor. Faydalarına geçmeden önce oyuncu psikolojisini anlamamız gerekiyor. Cevaplamamız gereken soru şu: İnsanları oyunlara bağlayan olgu nedir?

‘Ego manyak’ların deneyimi

Oyun gurusu Sid Meier oyuncuları ‘ego manyak’ olarak tanımlıyor ve oyunları psikolojik deneyimler olarak nitelendiriyor. Medeniyet kurup dünyaya hükmetmek isteyen birine ego manyak demek pek yanlış değil belki ama bu motivasyonu anlamak gerekiyor. Bilimsel araştırmalar özellikle erkek oyuncuların beynindeki ödül merkezinin oyun esnasında çok hareketlendiğini gösteriyor ve bu da mümkün olduğunca oyunda kalma isteği doğuruyor. Hatta geçen sene yapılan bir araştırmaya göre oyun bağımlılarının beynindeki ödül merkezi, ortalama oyuncularınkine göre daha büyük. Yani ödül seven insanlar için oyunlar müthiş bir oyalanma alanıdır diyebiliriz. Ayrıca başarılı olduğunda yaşanan gururu da dikkate almalıyız. Oyun tasarımcıları da oyuncunun beyninde olup biteni anlamaya çalışır ve tüm tasarım, bu başarı ve gurur hissi üzerine odaklanır. Pekiyi bu ödüllerle dolu deneyimde oyuncular ne hissederler?

Ünlü psikolog Mihaly Csikszentmihalyi’nin literatüre kazandırdığı akış (flow) kavramı, kişinin enerjisi en yüksek noktada yaptığı aktiviteye odaklanması ve bunun hazzını yaşama durumunu karşılar. Net hedefler, zamanla zorlaşma ve belirli kurallar dahilinde hareket ederek uzmanlığa ulaştığında bazı özellikler otomatik hale gelir, farklı bir heyecan akışı  yaşarlar. Dahi müzisyenler, deneyimli atletler ya da beyin cerrahlarının yeteneklerini geliştirmek ve kendiliğinden meleke kazanarak akış safhasına gelebilmeleri için 10 yıllık (ortalama 50 bin saat) bir çalışmaya ihtiyaç olduğu söylenir. Oyun üzerine bilimsel araştırma yapanlar bu akışa benzer bir motivasyonun oyunda başarılı olunduğu zaman da yaşandığını söylüyorlar. Bu hazzı yaşadıkları sürece de oyunda kalıyor ve tek bir hedefe odaklanıyorlar. Bu kadar yoğun bir haz yaşanıyor mudur bilinmez ama oyunda hedef tutturulduğunda ellerin ensede bağlanıp geriye doğru yaslanarak ekrandaki zaferin gururunun yaşanması birçok oyuncu için her şeye değer.  Peki bu hazzı yaşayan oyuncular gündelik hayatlarında bunun olumlu etkilerini nasıl görür? İyi oyuncuların ortak özellikleri bize bu konuda ipuçları verebilir.

Yönetimde oyuncular olmalı

Oyuncular kaybettikçe öğrenirler. Bir kapı gördüklerinde ardında ne olduğunu görmek için aralarlar. Denemek DNA’larının bir parçasıdır. Kaybetmekten korkmayanlar daha farklı düşünürler. Sürekli gelişim peşindedirler. Oyuncular manuelleri okumaz, aksine deneyerek öğrenmeye ve ilerlemeye çalışırlar. Her zaman bir üst seviyenin peşindedirler. Sürekli öğrenerek ilerlemeyi ve kabiliyetlerini geliştirmeyi hedeflerler. Zorluklara karşı her zaman sabırlı ve iyimserdirler. Tembellik yapmazlar. Büyük hedefler koymaktan çekinmezler. Bu vasıflara sahip olanlar aranan olurlar gündelik hayatlarında ve iş çevrelerinde. Her yönetici de iyimser, sabırlı,  kolay adapte olabilen, üretken ve büyük hedefler peşinde koşmak isteyen çalışanlar ister. Yıllarca Electronic Arts’ın kreatif departmanını yöneten Bing Gordon oyunları yeni MBA olarak tanımlıyor. Ona göre şirketlerin üst yönetiminde (c-suite) mutlaka oyuncular da olmalıdır.

Kaybetme korkusu günümüzün en önemli hastalıklarından biri. Hata yapmaktan, azar işitmekten, işimizi kaybetmekten, o mide ekşimesinden çok korkarız. Hata yapma korkusu yoksa, yeni fikirlerin çıkması daha da kolaylaşıyor demektir. Oyuncular bu konuda şanslı sayılır. Kaldı ki büyük fikirler ilham değil keşifle bulunuyorsa eğer bağımsız öğrenme kültürüne sahip olduklarından oyuncular avantajlıdır diyebiliriz. Böylelerini buldunuz mu bırakmayın, sohbet edin, takılın hatta mümkünse yanınızda çalıştırın. Oyuncular eğlencelidirler aynı zamanda. Belki de ileride gençlik yılları simülasyonlarla geçmiş çözüm kabiliyeti yüksek oyuncuların dünyayı daha güzelleştirdiklerine şahitlik ederiz. Yok daha neler mi diyorsunuz yoksa?

 Not: Yazıya başladığımda oyun pazarlamanın önde gelen isimlerinden Kasım Zorlu dostumdan güncel haberleri alayım dedim, dünya Clash of Clans oynuyor bir bak dedi, baktım, kaldım, tavsiye ederim:)

Serdar Ekrem Şirin / THY Reklam Müdürü

Bu yazı Campaign Türkiye’nin Şubat 2013 sayısında yayınlanmıştır.

 

 


Bunları da beğenebilirsin

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.