Levent Onur Özdoğan: “Yurt dışında sağlıklı bir stresle çalışıyoruz”

C14torce Senior Copywriter Levent Onur Özdoğan, son 2 yıldır havasını soluduğu Barselona’yı ve “o işe yarın bakarız abi” diye bağıran çalışma ortamlarını anlattı.

Kendimi Barselona’da, Amir Kassai’ye kampanya satmaya çalışırken nasıl bulduğumu anlatmadan önce bu işe nasıl bulaştığımdan bahsedeyim. Anahtar kelimelerimiz şunlar: The Breakfast Club. Charles Bukowski. Luke Perry’nin Beverly Hills’teki karakteri. Point Break (1991). Beyaz Zenciler. Zen Kaçıkları… Bizim kuşak, anladı. Ortak nokta şu; serseri, derbeder delikanlı. Ben onlardan biri değildim. Ama kendimi çok fena kandırıyordum. Kalabalıkta yalnız takılmalar. Yamalı kot ceket. Sigara. Sahte öksürük. Sınava bir gün kala çalışmalar. Anlayın işte…

Ama derslerimden geçiyordum. Bir tek nedeni vardı; lafı çok güzel dolandırıyordum. Yiyen yiyordu, yemeyen bırakıyordu. Yemeyenlerden biri bir gün dedi ki, senin yazman lazım. Senden ne sosyolog olur ne psikolog. Yaz! Yazarlık hikayesi böyle başladı.

Medina Turgul DDB. Yaklaşık 7 yıl. Tam gaz Volkswagen. Markanın satış rekoru kırdığı yıllarda direksiyonun bir ucundan tuttum. Güzeldi. Keyfim yerindeydi. Kariyer olarak da gidebileceğim noktaları görebiliyordum. Ama işte… Yalnızca yurt dışı tatillerinde soluduğum o özgür hava aklımı çeldi.

Sonra Cihan’la (Eryılmaz) CV ve portfolyolarımız üzerine mesai yapmaya başladık. Ajanstaki işimiz tuhaf saatlerde bitiyordu, daha da tuhaf saatlere kadar “cover letter” yazıyor, ortak LinkedIn hesapları açıyor, Behance’te nasıl sıyrılabileceğimizin tahlilini yapıyorduk. Bu böyle bir yıldan fazla sürdü. Sonunda acayip bir şey oldu, teklif bizi buldu.

DDB, SEAT markasının global iletişimini kazanmış ve Barselona’da bir ajans kurmuştu: C14torce. Başlarında DDB kreatif gezegeninin başkanı Amir Kassai, içeride 15-20 yetenekli insan. Hepsi bu. İnsan lazım. En az 200 tane daha. Dünyadaki tüm DDB ofislerine çağrı yaptılar. Sağ olsun bizim yönetim, “işte aradığınız adamlar bunlar” diyerek bizi işaret etti.

İlk görüşmeyi net hatırlıyorum. Benim evde, çalışma odamdayız. Rahatlamak için yuvarladığımız viskiler biraz amacını aşmış, çağrı bekliyoruz. Nihayet Skype’tan ses çıktı. Arayan DDB’nin global HR en üst bi’şeysi. Ablamızın adı Jennifer Novak. Diyoruz, inşallah “listening” seviyemiz yeter. Yetti. Dedik, biz şöyleyiz, böyleyiz, istekliyiz vesselam. Sonra ECD ile görüştük ve 15 gün sonra “hadi gelin” mailini aldık. Neredeyse iki yıldır buradayız. SEAT markasını genç, dinamik, yenilikçi bir “mobilite” markası yapmak için uğraşıyoruz.

Kolay mı oldu? Tabii ki hayır. Hayatına apostil mühürü* diye bir kavram giriyor bir kere… Çok pahalı bir şehirde sıfırdan hayat kurmaya çalışıyor, IKEA’nın kasasına geldiğinde Euro’yu kaçla çarpacağını şaşırıyorsun. Belediyedeki Katalan’a işaret diliyle, evindeki doğalgazı açtırmak istediğini anlatıyorsun falan filan… Ama şehrin atmosferi her şeyi unutturuyor. En azından bana unutturdu. Barselona, yaşam tarzı, denizi, plajı, insanlarıyla “o işe yarın bakarız abi” diye haykırıyor. Tam benlik! Ama sorun şu ki, tüm kurumlar bu mottoyla iş görüyor. Bu açıdan İspanya biraz tuhaf. Avrupa’nın geri kalanından ayrı tutmak gerekiyor. İş, “her şeyden önce” gelmiyor. Hırs, minimum. İnsanlar naif. Sarkazm frekansı düşük. Çoğu kez “şaka, şaka” diye not düşmen şart. Sürekli tetikte olmanı gerektirmeyen geniş bir ortam. İnsanlar yaptıkları işten keyif alıyorlar ve bunu saklamaya çalışmıyorlar. Kimsenin “cool” olmak gibi bir derdi yok. Amir gibi büyük patronlar sana doğru ortamı ve eksiksiz brief’i sağlamak için uğraşıyor. İş, kreatif çıktıyı sağlamaya geldiğinde favori silah kamçı değil. Sağlıklı bir stres seviyesinde, panik, telaş ve başarısızlık korkusundan olabildiğince uzak iş üretiyorsun. Bu da bence sonucu pozitif etkiliyor.

Bir de pratik farktan bahsedeyim. Sunum kalitesi! Müthiş özen var. Bizde sadece konkurlarda sarfedilen emek, burada her işte o seviyede. Müşteriye film mi satıyorsun? Storyboard’un her karesi tablo gibi olacak. Aradığın çok nadir mizanseni bir stock fotoğrafta buldun ama ışığı filmin stiline uymuyor. Çöp! Aramaya devam. “Ben de yurt dışında şansımı deneyeyim” diyorsan bu özene ve emeğe hazırlıklı olman gerek.

Hazırım diyen arkadaşlar için bir-iki basit tüyom daha var. Global bir account’un peşine düşmek avantaj sağlar. Böyle account’ların başındaki insanlar, kreatif grupta “diversity” konusuna daha çok önem verirler. Bu ajanslarda pek çok milletten insan olur, ön yargılar çabuk aşılır. Bir İngiliz ajansında İngiliz espri anlayışına hakim olmadan yazarlık yapman mümkün değilken global bir ajansta, kültürler üstü iş üretme mecburiyeti, senin lehine çalışır.

“Self-promotion.” Burun kıvırma. Meğer işe yarıyormuş. LinkedIn, Behance, hangi platformu kullanıyorsan onu iyi kullan. Profilini güncel ve İngilizce tut. İşlerini beğendiğin ajansların kreatif direktörlerine zeki, kısa mektuplar yaz. Fırsat, çok da istemediğin bir ülkede dahi olsa git, deneyim kazan. Egonu bir kenara bırakıp birkaç adım geri atmaya hazır ol. (Bu, yaratıcı kaslarına da iyi gelecek.)

Tüm bunları yaparsan, kendini bir elektrik idaresinde, faturaya itiraz etmek için hangi adımları izlemen gerektiğini anlatması için, binadaki İngilizce bilen tek stajyerin öğle yemeğinden dönmesini beklerken bulabilirsin.

*Yerel belgelerin uluslararası geçerliliğini sağlayan bir çeşit onay mekanizması.

Bu yazı ilk olarak Campaign Türkiye 85. sayısında yayımlandı.

Bunları da beğenebilirsin

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.