Keşif: Rafet Arslan

81. sayımızın Keşif sayfalarının konuğu yazar, müzisyen, küratör ve performans Sanatçısı Rafet Arslan oldu.

 

Disiplinler arasında gezen ve hikâyeler anlatmayı seven sanatçı Rafet Arslan ütopya ve distopya gerilimini eserlerinin merkezinde tutar. Birden fazla titre sahip Arslan’ın aynı zamanda sürrealist kolaj çalışmaları da bulunuyor. Arslan için, kolajlarında kullandığı montaj tekniği farklılıkların kesişebildiği, “uç” algısının kaybolduğu ütopyalar, yaşamaya değer hayatlar yaratıyor. Arslan, tüketici kültürünün, tüketim odaklı yaşamların, büyük ölçüde arttığı bir dönemde insanların kenara attığı, kullanmadığı objelere bir karakter ve ruh yaratmayı amaçlar. Bu amaçla sanatçı kağıt kolaj ile dijital imajı, sözcükler ile enstalasyonları yan yana kullanmaktan çekinmez. 1972 doğumlu sanatçı İstanbul’da yaşıyor ve çalışıyor.

Rafet Arslan kimdir? Kendinden bahsederek neler yaptığını anlatabilir misin?

Heyecan ile bağlı olduğu arzuları üzerine hayatını kurmuş biridir Rafet Arslan. Asıl işi şiir ve imgeyle uğraşırken gerçeklik denen şey ile de uğraşmaktır. Daha tamamlanmamış bir deneyimdir.

İşletmeden sanata geçişin nasıl oldu?

Pazar araştırma sektörünün saha kısmında yöneticilik yaparken de fanzin çıkarıyor, iş çıkışı barlarda gerçeküstücü oyunlar oynuyordum. Bir yerden sonra içimdeki, kalabalık içindeki iş alanında kariyer yapan kişi söndü ve geride sabırla sırasını bekleyen sanatçı kendi alanını kendi açtı. İnsan kendine formatlar atarak gelişiyor, kendini buluyor, yük atıyor. Bu manada asıl sanat yaşamaktır.

Kolaj çalışmaların, yazıların var ve aynı zamanda performans sanatı da icra ediyorsun. Bu disiplinler nasıl bir araya geldi?

Sanat ile ilişkim disipliner bir yolda ilerlemekten öte, bir deneyim olarak yaşandı ve yaşanıyor. Çok erken yaşlarda edebiyat, resim, müzik ve sinemaya olan (yalnız ve kendi içinde büyüyerek devam eden) ilgim sanırım benimle birlikte gelişti. Bu benim için olduğum şey yani bir varoluş haline geldikçe farklı disiplinlerde gözüken üretimler büyümeye ve birbirine eklemlenmeye başladı.

İlk sergini 2007’de açmışsın. Bu süreçte şimdiki tarzına baktığında o zamanla şimdi arasında nasıl değişiklikler görüyorsun?

Aslında 2007 yılında İstanbul da ilk kez grup sergisine katıldım; ilk solo projem “Şuuraltı Operasyonları” ise 2012 yılında açıldı. 2007 yılı kolektif sanata olan inancımın yoğun olduğu bir dönemdi. Bağımsız, disiplin sınırlamasını aşan ve çok’luğu arzulayan bir sanat ütopyasına inanıyordum. Üretimimde sokak, kolektif işler, performanslar öne çıkıyordu.

Fakat üstünden geçen on bir sene içinde hem İstanbul’da bağımsız sanata açık alanlarda önce daralma, ardından sanat piyasanın yükselişine dair söylemler öne çıktı. Sanatın içinde yaşananlara toplumun genelini etkileyen sanata pozitif motivasyonu az, negatif etkisi ise bir hayli çok olan sosyolojik olgular eklendi. Şimdi daha minor bir yerden ütopyayı yokluyoruz ve distopyanın gündeliğinin ağırlığını daha yoğun hissediyoruz. Bu da benim üretimimi daha ruhsallığa ve telepatik bir iletişim arayışına çekiyor.

Çalışmalarında nelerden ve kimlerden ilham alıyorsun?

Sürrealizm, post-punk kültür, bilim kurgu, CoBrA sanatı, simya, 80’ler sokak kültürü, fantastik edebiyat başlıca ilhamlarım arasında. Kimler dersek belli başlı: P.K. Dick, A. Jodorowsky, Terry Gilliam, Arthur Rimbaud, JG Ballard, Warhol, D. Bowie, H. Miyazaki, F. Goya, D. Lynch, Radiohead…

Gelecekteki hedeflerin neler?

Gelecekte daha çok üretmek, ürettiklerimi kamusal alan ve farklı medyalar vasıtasıyla daha geniş kesimlere taşımak, burada ve dünyanın gerisinde.

 

Bu yazı ilk kez Campaign Türkiye’nin 81. sayısında yayımlandı.

 

Bunları da beğenebilirsin

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.