Fame is fani

Şöhret konusunda pek olumlu şeyler düşünmüyorum, bu yüzden farklı bir bakış açısı getirmeyi deneyeceğim. Bazı hikâyeler ve anekdotlar aktaracağım, bolca soru da soracağım. Birbirinden kopuk görünebilirler, ama hepsi bir biçimde aynı yere bağlanıyorlar.

2010’da daha önce yaşadığım bir süreci anlatan bir kitap yazdım ve kitapla ilgili çok olumlu düşüncelere sahiptim. Çünkü bu kitapta 180 şiir, 200’den fazla fotoğraf ve ek olarak 20 parçayı seslendirdiğim bir CD vardı. Kitabı yayımlamak için Serdar Erener’e gittim. Olumlu karşıladı, “Bunun şeklini şemalını sana çizerim,” dedi. Arkasından Sibel Asna’ya gittim ve “Bunu nasıl tanıtabiliriz?” diye sordum. Aile dostumuz Sibel’in “Şöyle yaparız, böyle ederiz” diye beni yönlendireceğini sanırken, bu kitabı neden yazdığımı sordu. Kalakaldım, cevap veremedim. Kitabı şöhret kazanmak için mi, yaşadıklarımı samimiyetle anlatmak için mi, yoksa hayatımdaki değişiklikleri gelecek nesillere veya tanıdıklarıma aktarmak için mi yazdığımı bilmiyordum. Bu soruyu bir türlü cevaplayamadım ve cevaplayamadığım için kitabın hiç tanıtımı yapılmadı. Neyse, kitap üç bin adet basıldı ve kendi kendine tükendi. Neden yazdım bu kitabı?

Zihin öyle bir şey ki, durmadan farazi hikâyeler üretiyor. Çünkü hikâye dinleyerek büyümeye başlıyorsunuz kundakta. Zihin hiç durmuyor, sürekli ileriye dönük hikâyeler yazıyor. Sizi huzursuzluğa, hayalperestliğe veya verimsiz düşüncelere sevk edebiliyor. Peki, zihnimi nötrleştirebilirsem acaba daha farklı kapılardan farklı evrenlere açılabilir miyim? Bunu arada sırada düşünmek gerek, çünkü bu farazi hikâyeler aslında bizi farklı boyutlara taşıyıp asıl sorunun cevabından uzaklaştırabiliyor.

Bir gün Cenevre Havaalanı’ndayım. İnsanlar kayaktan dönüyor, çok kalabalık. Birisi kalabalığı yarıyor, business kontuarının önünde duruyor ve bir an önce uçağa geçebilmek için herkesin önünde bir tomar bilet uzatıyor. Kontuarın arkasındaki kadın “Bir dakika beyefendi,” diyor. Adam da “Siz benim kim olduğumu biliyor musunuz?” diye cevaplıyor. İsmini açıklamayacağım, ama adamın ünlü biri olduğunu tahmin etmişsinizdir. Peki, şöhret bu adama bekleyen onca insanın önüne geçme hakkını veriyor mu? Şöhret piyasada böyle mi bozduruluyor? O gün bunları düşündüm. Ne için bu şöhret?

 

Şöhret listeleri

Şöhret için bir liste yapıyorsunuz, hepimiz yaptık. Listede belki okunacak okullar, çalışılacak işler, edinilecek mevkiler, adınızın önüne eklenecek sıfatlar, hatta birtakım arzularınız var: Bir gün şu kapıdan gireceğim, şu marka otomobile bineceğim, arabanın arka koltuğunda oturacağım, bankadaki servetimin hesabını bilmeyeceğim. Benim de böyle bir listem vardı. Listedeki en komik madde de şuydu: Bir gün gelecek, hep business class kategorisinde uçacağım ve bir hostes ben uyurken üzerimi örtecek.

Peki, bu listeler sizi nereye götürüyor? “Birisi” olmaya mı götürüyor, yoksa canınıza tak ettikten sonra “hiç kimse” olmaya mı? Bir ahırda olduğunuzu düşünün. İnanın o ahırda da yine şöhretinize göre muamele edecekler size. “Aman dışarıda yürüme, yürüme bandında yürü de kemiklerine bir şey olmasın.” Çünkü sen çok değerli bir koşu atısın. Hatta, hani bazı ofisler var ya, onlarında daha büyük ahırları var yine şöhrete endeksli. Ama bütün bunlar aslında çok pahalı. Bu egosistemin içinde kalabiliyor musunuz? Bu egosistem sizi hayatta tutabilir mi?

Bir mülakatta olduğunuzu düşünün, şöhretinize neden olan melekelerinizi özgeçmişinize eklediğiniz düşünün. Birinin de size aşkın ne olduğunu sorduğunu hayal edin. Ne cevap verirdiniz? Sizin aşkınız özgeçmişinize eklediğiniz yetenekler, bitirdiğiniz okullar mı? Gönlünüzün temas ettiği şey nedir? Bedelini ödemeye hazır mısınız? Bu yaptığınızı neden yapıyorsunuz? Gene aynı soruya geldik.

Bakın Atatürk ne diyor: İki Mustafa Kemal var. Biri “ben” diyebileceğim, et ve kemikten oluşan, geçici Mustafa Kemal. İkincisini “ben” kelimesiyle ifade edemem, o bizdir. Memleketin her köşesinde yeni bir fikir, yeni bir hayat ve büyük bir ülkü için uğraşan aydın ve savaşçı bir topluluktur.

Ben onların rüyasını temsil ettiğimi düşünüyorum. Girişimlerim, bu topluluğun özlemini çektiği şeyleri gerçekleştirmek için. O Mustafa Kemal sizsiniz, hepinizsiniz. Geçici olmayan, yaşaması ve başarılı olması gereken Mustafa Kemal o’dur.

 

Neden beğenilmeye ihtiyacımız var?

Peki, biz sürekli neden iki kere kontrol ediyoruz egomuzu? Neden sürekli fal baktırıyoruz? Başımıza gelecekleri ve arzularımızı az çok biliyoruz, ama bunu duymak için neden kahve fincanından medet umuyoruz? Veya kaç beğeniye ihtiyacımız var? Instagram’a veya Facebook’a eklediğimiz fotoğrafların kaç beğeni aldığını neden bu kadar merak ediyoruz? Beğenilmek için mi? Neden buna ihtiyacımız var? Yoksa şöhret kazanmanın mı peşindeyiz? Oğlum, “2000 takipçin var ama aldığın beğeniler 120’yi geçmiyor. Vahim durumdasın,” diyor. Gazetelerde adımızı görmeyi, yer bulmayı istiyoruz. Bu gazeteler ne kadar satıyor? Üç yüz, dört yüz bin? Bu kitle için mi uğraşıyoruz? Ama o muazzam gazetecinin yazdığı muazzam yazıyı istiyoruz. Onunla muazzam güzel ilişkiler kuruyoruz. Arzuladığım şöhreti bana getirecek olan bu mu? Yaptığım şeyin nedeni gerçekten bu mu?

2011 yılında bir kitap daha yazdım. Sakal bırakıyordum ve sakalıma yapılan yorumları yazdım, ufak makaleler hâlinde. Bu kez kitabımdan emindim. Yazma sebebim de güzel bir içerik sunmaktan ibaretti. Sağ olsunlar, arkadaşlarım beni bir yayıncıya yolladılar. Yayıncı kitabı basamayacağını söyledi. “Neden?” dedim. “Seni kimse anlamaz ve sen ünlü değilsin,” dedi. “Peki ne yapmam lazım?” Bana “Gidip, ünlü olduktan sonra bana gelmen lazım,” dedi. Bu kez kitabım için geribildirim almıştım. “Demek ünlü olmak önemliymiş,” diye düşündüm.

Peki, içimden gelen azgın istekleri nasıl frenleyeceğim? Nasıl yapacağım? Şunu keşfettim: 40. doğum günüm, 2008 yılında ufak bir lokaldeyim. O zaman Doğuş Grubu’nda çalışıyorum. Bir sürü insan var orada. Siz deyin dört yüz, ben diyeyim beş yüz. Düğünümde bile bu kadar insan yoktu. Bir ara sahnedeydim. Gitar çalıyorum, yanımda Kenan davul çalıyor. Bir tarafta vokalistler var. Çok tanınmış insanlar bizi izliyor. Kafamı kaldırıp, “Şimdiki sıfatlarıma sahip olmasaydım acaba burada kaç kişi olurdu?” diye bir anlığına düşündüm. Doğum günümün arkasından Doğuş Grubu’ndan izin istedim. Farklı şeyler yapmak istiyordum.

Bir yıl sonra doğum günümde yine aynı yerdeydim.

Sadece beş kişiydik. Kaç kişi aradı? Beş kişi. “Demek bu şöhret önemli bir şey,” diye bir kez daha düşündüğümü hatırlıyorum. Ama hayatta bazen bunları anlayabilmek için de biraz ters durmak, olaylara tersinden bakmak gerekiyor.

 

En büyük yalancıyım ben

Babaannem sorardı bana: “Oğlum sen ne iş yapıyorsun?” Ben de “Babaanne, paranın satın alabileceği en büyük yalancıyım ben,”  derdim. “Nasıl?” derdi, “günah oğlum yalan söylemek.” Ben de  “Yok babaanne, ben insanlara hikâye yazıyorum.

O hikâyeleri benimsemelerini sağlıyorum, o benimsedikleri hikâyeleri de oynamalarına izin veriyorum, onlara platformlar kurguluyorum,” derdim. Aslında manipülasyon sanatı değil mi bu? Her şey ışığı nasıl yansıttığınıza bağlı.

Bize bir aşı yapıyorlar. “Kazan, mutlu et, hızlı ve güçlü ol, başarılı ol, mükemmel ol, değerli ol ki sevilesin” diyorlar. Biz de ancak bunları yaparsak seviliriz diyoruz kendi kendimize. Hem özel hayatımızda hem de iş hayatımızda. Bize öğretilen bakış açısıyla adımlarımızı kurgulamaya başlıyoruz. Sonra yorumluyoruz bu adımları. Aynı şeyleri farklı biçimlerde aktarmaya çalışıyoruz. Öbür yorumları beğenmiyoruz. Neden? Çünkü cazip değil. Hikayesi güzel değil. Şanlı, şöhretli değil. Bana şöhret yolunda bir katkı sunmuyor.

Ama bazı soruları da beraberinde getiriyor sözünü ettiğim bu aşı. Çobana sormuşlar, “Ünlü ve zengin olduğun zaman ne yaparsın?” “Soğanın cücüğünü yerim,” demiş. Özünden uzaklaşmadan şöhreti yakalamak, kabuklarından soyunarak içindekini, gerçekten içindekini yansıtabilmek nasıl olurdu? Hiçbir kılıfın, hiçbir vesilenin ve hiçbir özrün arkasına saklanmadan. İnsanlar yerine fikirleri tartışsak, o kabuklara gerek kalır mıydı? Veya endamlı bir masada, VIP bir masada, bir çocuk gibi çorba içebilecek olgunluğa erişebilmek. Yoksa kurtuluşun anahtarı burada mı?

Aslında hepimiz çok ünlüyüz ve muazzam bireyleriz. Farkımızı anlatabildiğimiz sürece hepimiz bambaşkayız. Özgün bir hikâyemiz olduğu sürece biriciğiz, özümüzü kaybetmediğimiz sürece şöhretliyiz. O kabuklara hiç gerek yok. Bize öğretildiği anlamda şöhrete ihtiyacımız yok.

Sen kimsin? Hiç düşündün mü? Senin hikayen nedir? Bunu sordukları zaman ne cevap vereceksin? Şan, şöhret getiren fikirlerinle mi cevap vereceksin? Bir gün öldükten sonra nasıl yaşayacaksın? Çocukların nasıl anlatacaklar seni? Siz günde kaç defa gülüyorsunuz? Acaba şöhret sahipleri günde kaç defa gülebildiler? Ot gibi olmak nasıl bir şey diye hiç düşündünüz mü? Ot sizce ünlü değil mi? Temiz kokmuyor mu? Kendiliğinden yayılmıyor mu her tarafa? Bir işe yaramıyor mu? Şimdi onca para verip, suyunu da içmiyor musunuz? Bir de bakmışsınız, aslında her şey rüyaymış. Bu yüzden şan, şöhret filan yalan. Fani işler bunlar.

 

Semih Yalman

Editor in Youth

@semihyalman

 

Bu yazı Campaign Türkiye Kasım 2015 sayısında yayınlanmıştır.

 

 

Bunları da beğenebilirsin

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.