Ali Batı: “İşlerim gezdikçe, ben de gezdim”

Yurt dışı sayfalarımıza konuk olan Leo Burnett Bucharest Chief Creative Officer’ı Ali Batı, farklı coğrafyalarda iş üretmenin bir amaç değil, sonuç olduğunu söylüyor.

Ali Batı İşlerim gezdikçe, ben de gezdim

Tipik bir memur ailesinin küçük çocuğu olarak Kars’tan İzmir’e memleketin birçok yerini dolaştım. Son olarak ailem İzmir’de kaldı. Ben Marmara Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi’ne devam etmek için İstanbul’a geldim.

Mezun olduğumda ya hemen çalışmaya başlayıp İstanbul’da kalacaktım ya da İzmir’e dönecektim. Reklam sektöründe çalışan bir arkadaşım, sanat yönetmeni arayan bir ajanstan bahsetti. Reklamcılıkla ilgili çok bilgim olmasa da okulu birincilikle bitirmiştim ve iyi bir portfolyom vardı. Bahsettiği ajansa gittik ve ilk iş teklifimi orada alarak sektöre adımımı attım. Gittiğimiz ajans Rafineri’ydi.

Rafineri’deki birinci senemde yaptığım çalışmalar bana Türkiye’ye Cannes Lions’taki ilk başarılarını kazandırma gururunu yaşattı. Aynı zamanda Cannes’da başarı kazanan en genç yaratıcı olmuştum.

Yurt dışı maceram tam da bu noktada başladı. Cannes Lions’tan önce yurt dışına çıkmayı bırakın, uçağa bile binmemiştim. Hatırladığım kadarıyla bu durum ajansta oldukça ilgi çekmişti. O yüzden ilk yolculuğum festival icin Fransız Rivierası’na oldu. Fena değil hani. 🙂

Ancak benim hikayemde bölümler yurt içi ve yurt dışı olarak çok net ayrılmadı. Farklı coğrafyalarda iş üretmek bir amaç değil, sonuç oldu. Amaç her zaman evrensel kalitede işler üretmekti. Gerisi kendiliğinden geldi. Yaptığım işler gezdikçe, ben de gezdim.

Telekom

 

Rafineri’de yaptığım işler sonrası, dönemin popüler dükkanı Fabrica’dan gelen davetle İtalya’ya taşındım. Bu benim ilk yurt dışı deneyimim oldu. Colors dergisini hatırlamayanlar, Fabrica’yı Cannes’da Grand Prix kazanan “Unhate” kampanyasıyla tanıyabilir.

Takip eden seneler Edirne’nin iki tarafı arasında gidip gelerek geçti. Fabrica sonrası DDB’den gelen teklifle Türkiye’ye döndüm ve Rafineri’den metin yazarım Karpat’la beraber DDB&Co’nun temellerini attık. Çok net bir misyonumuz vardı: Türk reklamcılığını uluslararası platformlara taşımak.

Şu anda hemen hepsi sektörde önemli yerlerde olan yetenekli ekip arkadaşlarımızla beraber sayısız uluslararası ödül kazandık. Cannes Lions’ta Yılın Ajansı sıralamasında 3. olduk. Türkiye’ye uluslararası ilk Grand Prix’sini Golden Drum’dan kazandırdık. İlk defa Türkiye’den bir kampanyayla, o dönem için sektörde dünyanın en etkili yayını olan Archive dergisinin kapağında yer aldık.

Buradan gelen özgüvenle, takip eden senelerde Türk reklamcılığı bu başarıları perçinlemeyi başardı. Ben 4 sene kadar sonra DDB&Co’dan ayrıldım ve Londra’ya taşındım. Ardından da misyonunu dolduran ajans, tarihin sayfalarında yerini aldı.

Sonrasında muhtelif ajanslarda Türkiye’nin en büyük reklamverenleri için çalıştım, kendi işimi kurdum, reklam yönetmenliği yaptım, akademik kariyerime devam ettim, aradım, taradım. Bir yüksek lisans ve bir doktora sonrası, Parsons School of Design’dan kazandığım burs vesilesiyle New York’a taşındım. Hem Design and Technology programında ikinci yüksek lisansımı yaptım hem de çalıştım.

Türkiye’de bulunduğum bir sırada ajansın yöneticileri de İstanbul’a geldiler. Tanıştık ve iyi anlaştık. Aslında bu vesileyle Bükreş’e gelmeden önce pazar ve Romanya hakkında çok fikrim yoktu. Öğrendikçe kararım netleşti.

Öncelikle Romanya bölgenin en büyük ve en dinamik pazarlarından biri. 2014-2017 arası %5 gibi bir rakamla Avrupa’nın en hızlı büyüyen ekonomisine sahip. Ayrıca reklamcılık ve pazarlama alanında sağlam bir bilgi birikimi var. Uluslararası arenada ülke olarak kredisi oldukça yüksek.

Tüm bunlar Romanya’yı bölgede kaçınılmaz olarak bir merkez konumuna getiriyor. Procter & Gamble’ın tüm markalarına 10, Samsung’a 3 ülkede bölgesel olarak hizmet veriyoruz. Yakın zamanda kazandığımız bir konkurla buranın hepsiburada.com’u eMAG’ın 3 ülkedeki iletişimini üstlendik.

Parçası olduğumuz Publicis One, pazarlama iletişiminde ülkenin en büyüğü. Leo Burnett de en iyi ajanslardan biri.

Bana hedeflerimi sorduklarında yaptığım benzetme şu: Uçağın motorlarını havadayken değiştirmek. Bir yandan ekibin tamamına yakınını yenilerken, bir yandan da iş hedeflerimizi tutturmayı başardık. Şu anda grubun en yüksek performanslı şirketiyiz.

18 ay içerisinde, aralarında ülkenin en büyük reklamvereni Telekom’un da bulunduğu 8 konkur kazandık. Geçtiğimiz ay Effie’de Yılın Ajansı unvanını aldık. Son olarak yine Telekom için yaptığımız “Vloggers’ Swap” kampanyası Cannes’dan ödülle döndü. Uluslararası kampanyalar dışında bu ödül Deutsche Telekom icin bir ilk. “Life is for sharing”in iletişimde önemli bir yeri olacağını düşünüyorum. Yani artık ajans olarak piyasaya anlatabileceğimiz bir başarı hikayemiz var. Bundan sonra bu trendi sürdürmek peşindeyiz. Fırsatları değerlendirebilirsek network için bir “Center of Excellence” modeli yaratabiliriz.

Kişisel anlamda ise hayatımın bu döneminde Bükreş bana çok iyi geldi. Türkiye’ye 1 saat mesafede ama Avrupa’da. New York ya da İstanbul gibi dikkatlerin her an üzerinde olduğu bir şehir değil. Sadece hayatıma bakabiliyorum ve bu beni mutlu ediyor.

Ayrıca benim için şaşırtıcı oldu ama Romanya, İngilizce becerisinde İspanya, İtalya, Fransa gibi ülkelerden daha ileride. O yüzden bir yabancı için burada çalışmak çok rahat. Özellikle Bükreş’te durum inanılmaz. Nedenini-nasılını sorunca herkesin fikri net. Dublaj geleneğinin olmaması ve filmleri hep alt yazıyla izlemeleri. İngilizce seferberliği diye senelerce boşuna uğraşmışız demek ki. Seferberlik vesilesiyle 3 kişi İngilizce öğrenebildiyse birisi benim. Diğer ikisini hala arıyorum.

En son Türkiye’de bir ajansta çalışmamın üzerinden 4-5 sene geçti. O yüzden çok net bir değerlendirme yapmam zor. Ama buradan bakınca Türkiye’nin avantajlarını görmemek mümkün değil.

Türkiye nüfusu sadece Romanya değil, bizim Leo Burnett Bucharest olarak faaliyet gösterdiğimiz Romanya, Yunanistan, Bulgaristan, Macaristan gibi ülkelerin toplamından daha fazla. Ekonomisi daha dinamik, bilgi birikimi daha yüksek, yetenek çeşitliliği daha fazla, sektör daha organize. Ancak Türkiye’nin bu avantajları ne kadar değerlendirebildiği tartışılır. Durumlar malum.

Yurt dışında çalışmak isteyen kişilere İngilizce’yi iyi öğrenmelerini öneririm. Şaşırtıcı ama birçoğu daha bu temel sebeple ekarte oluyor. Sonra portfolyolarını hazırlasınlar, görüşelim.

 

 

Bunları da beğenebilirsin

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.