Yepyeni bir macera ve deneyim

Türkiye’de yazılım alanındaki 15 yıllık deneyiminin ardından İngiltere’ye yerleşen ve bir  danışmanlık firmasının kurucularından olan Onur Gürdamar, yurt dışına yerleşme sürecini anlattı.

Kendimi bildim bileli elektroniğe karşı bir ilgim vardı. Daha ilkokul yıllarında evdeki Beta-Max videonun içini açıp kurcaladığımı hatırlıyorum. Yıllar geçti ama bu hevesim hiçbir zaman azalmadı. Özellikle lise yıllarında bir arkadaşım sayesinde programlamaya ilgi duymaya ve üzerinde çalışmaya başladım. Düzenlenen yarışmalara katıldık ve derece elde ettik. Üniversite sınavına hazırlandığımız dönemde arkadaşlarım test çözerken ben Microsoft’un sertifika sınavlarına hazırlanıyordum. İlk yurt dışı heyecanım da bu yıllarda başladı. Amerika’da üniversitelere başvurmaya başladım ve özellikle almış olduğum sertifikaların da etkisiyle pek çok okuldan kabul mektupları bir bir eve gelmeye başladı. İlk kez ciddi anlamda önemli bir şeyleri başarmış olmanın gururu vardı. Biraz daha zorlamaya karar verdim ve burs talebinde bulundum. Bazı okullar kabul etti, bazıları etmedi. Çözemediğimiz tek konu ise %100 burs almak oldu. Ancak bu sorunu çözemediğim için üzülerek vazgeçmek zorunda kaldım.

Bu arada üniversite sınavına girdim ve ertesi hafta bir şirkette “software developer” olarak çalışmaya başladım. Birkaç hafta sonra da sınav sonuçları geldi. Yıldız Teknik Üniversitesi, Makine Mühendisliği Bölümü’nü kazandım. Böylece üniversite hayatım boyunca bir yandan da çalışmaya devam ettim.

Üniversite yıllarımda ise Kanada ilgimi çekmeye başladı. Hem doğa aşığı hem de teknoloji seven biri olarak, Kanada her anlamda çok cezbediciydi, ancak bu sefer de çok uzak olması iştahımı kaçırdı ve uzun bir süre yurt dışı defterini rafa kaldırdım.

Kariyerim boyunca hep çok çalıştım ve başarılı oldum. Çok çalışmamdaki sebep ise para ya da mevki hırsı olmadı hiçbir zaman. Hep en iyisini yapmak, başkalarının benim yazdığım kodda, kurduğum sistemde bir açık, bir problem bulamamasıydı motivasyonum. Takımlar yönettim ve ekibimde çalışanlardan, işe aldıklarımdan da aynı şeyi bekledim; ancak herkesin benim gibi idealist bir şekilde çalışmadığını gördüm.

Günün sonunda ekip, benim ekibimdi ve benim ekibim başarısızsa ben de başaramamış olacaktım, o yüzden daha çok çalıştım. Onların açıklarını da kapatmaya çabaladım. Sonra bir gün, bir baktım günde 17 saat çalışmaya başlamışım. Sağlığımdan olmaya başladığım için kendime “dur” dedim. Ancak acı bir şekilde şunu da öğrendim, sistem içerisinde çalıştığın kadar değerlisin. Bunu öğrenmiş olmak, beni bazı kararlar almaya itti.

Daha önce rafa kaldırdığım hayâllerimi yeniden masaya yatırma zamanı gelmişti. Üstelik bu sefer sektörde 15 senelik iş tecrübem, en aşağıdan en yukarıya kadar edindiğim teknik birikimim ve kendime çok daha fazla güvenim ile daha güzel yollar açabileceğimin umudu ile…

O dönem Türkiye’nin pek çok önde gelen firmasından güzel teklifler almama rağmen ertelediğim kararlarımın peşinden gitmeye karar verdim. Türkiye’den ayrılmadan önceki iş yerimde 10. senemi doldurmak üzere olduğumdan ve tüm alt/üst yapıyı, sistemleri, teknolojiyi, güvenliği, ekibi kurmuş olduğumdan, devretmek hiç kolay olmadı. Sadece benim üzerimdeki işleri 3 farklı kişiye dağıttık 🙂

2017 Mart ayında Londra’ya geldim. Yazılım, AWS Cloud ve DevOps işleri yaptım. Girişimlerde bulundum, başarısız oldum ama yılmadım. Pandemi sürecinde olmamıza rağmen 2020 Aralık’ta yeni bir danışmanlık firması kurduk bir arkadaşımla. Şu günlerde yoğun bir şekilde yeni firmamız için ter döküyoruz.

İngiltere’de çalışmanın en büyük avantajı -bazılarına göre kötü olsa da, ben çok seviyorum- farklı ülkelerden pek çok farklı kişi ile çalışma fırsatı vermesi. Bu sayede sadece İngiltere’den insanlarla değil, İtalya, İspanya, Fransa, Portekiz, Almanya, Avusturya, Polonya, Avustralya, Yeni Zellanda, İrlanda, İskoçya, Amerika, Peru, Arjantin, Hindistan, Japonya, Çin ve daha şu anda aklıma gelmeyen pek çok farklı ülkeden insanla tanıştım, çalıştım ve çalışıyorum. O kültürleri öğrenmek -gerek sosyal hayatta, gerekse iş hayatında- müthiş bir deneyim.

Türkiye ile karşılaştırmam gerekirse; işler kesinlikle çok daha yavaş ilerliyor. Türkiye’de 2 günde teslim edilen iş, burada en az 2 hafta sürüyor. İlk geldiğim zamanlarda, gerçekten önemli ve yetişmesi gereken bir güncelleme için hiçbir sorumluluğum olmamasına rağmen “cumartesi hallederim” dedim; ancak dediğime bin pişman oldum. Herkes bana sürekli “cumartesi çalışmak zorunda değilsin, hiçbirimiz değiliz, yetişmiyorsa yetişmiyor” dedi. İki ülke arasındaki çalışma farkının en net şekilde anladığım an, o andı.

İşlerin yavaş olmasının bir nedeni de insanların tamamlanmış işe geri dönmemek üzere çalışmasından kaynaklanıyor. “Sağlam yapalım, bir kere yapalım” mantığı. Güzel de çalışıyor. Maalesef Türkiye’deki en büyük problemlerden biri bu; zaman baskısından dolayı tam anlamıyla tamamlanamıyor işler ve ileride hep ayak bağı oluyor.

Bu noktada tabii ki patronların ve yöneticilerin zihniyet farkı ağır basıyor. Çalışanların zihniyeti de onlara paralel olunca, temiz ve düzgün iş yapmak ya da yaptırmak bir hayli zorlaşıyor.

Yurt dışında yaşamanın benim için, ailem ve arkadaşlarımdan uzak kalmak dışında herhangi bir negatif hissiyatı olmadı. Her gün daha hızlı bir şekilde gelişen teknoloji her ne kadar bu konuda yardımcı olsa da yine de aynı şey değil tabii.

İlk geldiğim zamanlarda herkes bana adapte olup olamadığımı soruyordu, benim cevabım ise; “uçaktan indim ve benim için adaptasyon tamamlandı” oldu hep 🙂

Pek çok insanın yurt dışında yaşama ve çalışma fikrini gözünde çok büyüttüğünü düşünüyorum. Tabii ki çantada keklik değil; ancak günün sonunda buradaki şirketler de uzaya roket fırlatmıyorlar 🙂 Gerçi gerek Türkiye’deki gerek Avrupa’daki, gerekse Amerika’daki pek çok şirket uzaya roket gönderdiğini iddia etse de işin içine girdiğinizde, çok uzak olduklarını gözlemliyorsunuz.

Eğer yaptığınız işte iyiyseniz yurt dışında olmak adına yabancı diliniz de önemli. İngiltere bu anlamda çok rahat. Kuzey Avrupa’da da sadece İngilizce bilmek yeterliyken, İspanya, İtalya gibi Akdeniz ülkelerinde yerel dil de önem kazanıyor. Yabancı dilinizin dört dörtlük olması gerekmiyor. Yabancılarda bizdeki gibi “mükemmel konuşma hastalığı” bulunmuyor. Hatta onların dilini çat pat bile konuşuyor olmanız çok hoşlarına gidiyor. Tabii ki iş dünyasında, bu söylediğim bir yere kadar 🙂

Eğer boğazınıza düşkün ve yeni tatlar denemeye açık biriyseniz yurt dışında yaşamak süper bir deneyim. Eğer yemek konusunda konservatif bir kişiyseniz, bu konuyu değerlendirmeniz gerekebilir.

Gezmeyi seviyorsanız, Avrupa’da olmak size verilebilecek en güzel hediye olmalı. Her ne kadar İngiltere, artık Avrupa Birliği’nde olmasa da halen Türkiye’ye kıyasla çok daha rahat, kolay, hızlı ve ucuz bir şekilde seyahat edebiliyorsunuz. Tren garından trene binip birkaç saat sonra Paris şehir merkezinde olmak paha biçilemez.

Kültür ve sanata meraklı bir kişiyseniz çok mutlu olabilirsiniz. Açık konuşmak gerekirse İstanbul’a senede bir kez gelen ve biletleri neredeyse bir asgari ücret tutarı kadar olan gösteriler, şovlar, müzikaller burada her hafta, hatta haftanın 2-3 günü oynuyor. Bir akşam yemeği fiyatına bu etkinliklere gidebiliyorsunuz.

İşin en güzel tarafı ise saat 5’te ya da 4’te ofisten çıkıp, bir şeyler yiyip içip, arkadaşlarınızla sohbet edip oyuna gidebiliyorsunuz. İstanbul’dayken ofisten çıkamadığım için yaktığım biletlerden yol olurdu.

Son olarak söyleyebileceğim; nereye gittiğinizin, ne iş yaptığınızın çok da bir önemi yok. Sizin için yepyeni bir macera ve deneyim olacak. Güzel bir planlama ile yeni hayatınıza başlayabilirsiniz. Gözünüzde büyütmeyin, sadece işinizde iyi olun, insanlarla iletişim kurabilin yeterli 🙂

 

Bu yazı ilk kez Campaign Türkiye’nin 108. sayısında yayımlandı.

Bunları da beğenebilirsin

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.