“Gündemi takip etmeyin, işlerinizle gündemi siz yaratın”

Türkiye’den İngiltere’ye uzanan bir yurt dışı deneyimi… Senem Peace; arkeolog, editör
ve son olarak fotoğrafçı olarak çalışma hayatına devam ederken İngiltere’ye taşınmasıyla beraber profesyonel hayatının bu süreçten nasıl etkilendiğini anlattı.

Türkiye’de uzun yıllar dergi editörü olarak gorev aldım. Aslında mesleki arka planım oldukça çok yönlü. Prehistorya mezunuyum ve medyadaki kariyerime başlamadan evvel 5 yıl çeşitli arkeolojik kazılarda arkeolog olarak görev aldım. Aynı dönemde hobi olarak fotoğrafçılığa da başlamıştım ve medyadaki ilk görev alanım foto muhabirlik oldu. Ardından bir süre freelance fotoğrafçı olarak çeşitli yayın ve ajanslarda görev aldım ve 2010 yılında yazı işlerine yöneldim. Böylece editörlük kariyerim de başlamış oldu. 40 yaşında, İngiliz olan eşimle evlenmeme dek de sürdü. Evlenmemizin ardından kariyerimi geride bırakıp İngiltere’ye yerleştim ve 4 yılın üzerinde bir süredir burada yaşıyorum.

Hiç tanımadığınız bir piyasaya giriş yapmak, markalaşmak ve sürdürülebilirliği yakalamak; özellikle bir de ailenizden uzakta çocuk yetiştiriyorsanız fiziksel ve zihinsel olarak oldukça zorlayıcı bir süreç olabiliyor. Üstelik bir çalışan olmak ile işin sahibi olmak arasında da epey fark var.

Buradaki ilk deneyimlerim çok da olumlu olmadı maalesef, ancak şimdi dönüp baktığımda ‘iyi ki en başta bu kötü örnekleri görmüşüm’ diyorum. Bana çok deneyim kazandırdı ve batıya gidildikçe insanların, daha olumlu değerlerlerle donandıkları algısının, aslında çok da doğru olmadığını gösterdi. Örneğin; ilk müşterim paramı ödemedi, çünkü aramızdaki sözlü akde güvenip imajları ödeme tarihinden evvel teslim etme yanılgısına düştüm. Hala gülüyorum kendime.

Piyasada yeni olduğunuz için sizi kullanmaya çalışanlar burada da karşınıza çıkabiliyor. Diyeceğim o ki, insan her yerde iyisiyle kötüsüyle aynı. Özellikle iş alanında kendi sınırlarınızı net bir şekilde çizmek ve kurallarınızı koymak sizin sorumluluğunuzda. Bu dengeyi kurduktan sonrası çok daha sorunsuz ilerliyor.

Aşmam gereken bir diğer sorun da kabul görmek oldu. Bu, özellikle kendi isminizle bir marka yaratıyorsanız ve “büyük batı ligi”ne dahil bir ülkeden gelmiyorsanız birazcık daha zor olabiliyormuş. Zor ama imkansız değil. Örneğin; pandemi sırasında dünya durduğunda, kurallar çerçevesinde, burada bir fotoğraf projesine başladım. Bölgemdeki dansçıları fotoğrafladığım bu proje; gerek yerel olarak gerekse UK genelinde çok sayıda olumlu tepki aldı.

Biraz bu projeden bahsedecek olursam: Project HOPE olarak adlandırdığım bu projeyi zihinsel sağlığımıza adadım. Özellikle dansçıları fotoğraflamamın sebebi; pandemi koşullarının ilk başında – her ne kadar bu durumun yarattığı fiziksel ve ekonomik etkiler ön planda tartışıldıysa da – insanların psikolojisi üzerindeki olumsuz etkilerinin biraz geri planda kalması…

Bir süredir dans fotoğrafçılığı yapıyordum ve sokağa çıkma yasakları başlamadan evvel en son çekimim bir dans okulu için olmuştu. Dans fotoğrafçılığı her ne kadar ana alanım olmasa da iki sanatın harika bir bileşimi olarak dans fotoğrafları çekmenin cazibesine kapılmamak mümkün değil sanırım. Pandeminin birinci ayı biterken aklıma yerel dansçıları mevcut kurallar dahilinde (sosyal mesafeyi koruyarak ve dış mekan koşullarında) fotoğraflamak ve bu proje ile buradaki bir yardım ve araştırma derneğine (Mental Health Foundation) bağış toplamak geldi.

Dansçıların umudu sembolize ettiğini düşündüm, çünkü oldukça zorlayıcı bir eğitim sürecinden geçmelerine ve yaşadıkları zorluklara rağmen ne olursa olsun danslarıyla bize şiirsel bir harmoni yaşatmayı başarıyorlar. Kırılan ayak tırnakları, ağrılı kas ve eklemler, fiziksel ve zihinsel olarak tüm zorlayıcı pratik süreçlerin etkileri dans ettikleri anda görünmez oluyor. Benim için bu projedeki çıkış noktası bunlar oldu ve her koşulda umudun ve neşenin bir şekilde erişilebilir olduğunu vurgulamak istedim.

Fotoğrafçılık, oldukça geniş bir yelpazeye sahip. Benim burada esas olarak yoğunlaştığım alan “kişisel markalaşma portreleri”. Yolun daha çok başındayım ama hatırı sayılır bir isim yaratmayı başardım kendi bölgemde. Yaşadığım bölge girişimci ve yeni “start-up”lar açısından bir cazibe merkezi. Sosyal medyanın kaçınılmaz etkisinin yanı sıra klasik anlamdaki şirketi önde tutan pazarlama ve tanıtım trendlerinin eskimesi, artık markaların ardındaki kişilerin öne çıkması ihtiyacını ortaya çıkardı bildiğimiz gibi. Bu nedenle klasik portre fotoğrafçılığı da şekil değistirerek “kişisel markalaşma portreleri” olarak yeni bir alanda kendine yer buldu.

Dergicilik geçmişim, portre fotoğrafçılığında da editoryel bir tarz izlememde etkili oldu. Benimsediğim bu tarz, yeni trend ile de güzel bir uyum yakaladı.

Zaman zaman ürün ve mekan çekimi yapsam da portreler her zaman benim için ön plana çıkıyor. Hatırı sayılır sayıda, oldukça ilham verici ve etkileyici girişimciler ile çalışma imkanım oldu burada. Özellikle kadın girişimcilerle çevrili durumdayım diyebilirim ve müşterilerimin çoğunu da iş sahibi kadınlar oluşturuyor.

Klasik anlamda erkek egemen olarak görülen fotoğrafçılık alanında da çok sayıda kadın fotoğrafçıyı görmek ve onlardan biri olmak hoşuma gidiyor. Evet, burada da fotoğrafçılık alanında modası geçmiş erkek egemen bir anlayışın az da olsa hala bulunduğunu ancak etkisini hızla yitirdiğini görüyorsunuz.

Kendi işimi kurduğum için kurallarımı, bütçeleri, çalışma koşullarımı kendim belirleme lüksüne sahibim. Bu kulağa hoş gelse de bunun iş yükünüze eklenen bir başka kalem olduğunu da unutmamak gerek. Ayrıca burada yapacağınız bir hatanın size oldukça büyük para ve zaman kaybı olarak döneceğini de hesaba katarken, karar alırken de son derece gerçekçi hareket etmelisiniz. Şirket kurmak ve işletmek çok karmaşık değil, bu konuda devlet elinden geldiğince teşvik edici diyebilirim. Örneğin eğer şahıs şirketiyseniz ilk yılınızda belli bir kotayı aşmadıysanız vergi alınmıyor ve şirket kurmak için ekstra bir ücret de ödemiyorsunuz.

Fotoğrafçılık, pek çok alanıyla, her ne kadar nitelik değil nicelik olarak olsa da, aşırı doymus bir piyasa UK’de. Kendinizi öne çıkarabilmek haliyle çok da kolay degil. Çok ama çok çalışmayı göze almanız gerek. Oldukça hırslı bir rekabet var, buna ayak uydurmanız gerek.

Eğer kendi işinizi kurmak istiyorsanız, tahminimce dünyanın her yerinde karşılaşacağınız temel sorunlar benzer olacaktır. Kendinizi girişimci, dinamik ve açık fikirli insanlarla çevrelemeniz kesinlikle oldukça olumlu etkiler yaratıyor. Bunun tersinin de ters etki yarattığını unutmayın.

Ayrıca yaptığınız işte her ne kadar iyi olursanız olun, markalaşmayı her zaman ön planda tutun. Bunun yanı sıra sürekli olarak “işimde daha iyi nasıl olurum” üzerine düşünün ve buna yönelik adımlar atmayı ihmal etmeyin. Gündemi takip etmek yerine yaptığınız işlerle gündemi siz yaratmaya çalışın.

 

Bu yazı ilk kez Campaign Türkiye’nin 106. sayısında yayımlandı.

Bunları da beğenebilirsin

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.