Zeka: Yapay kadar gerçek de…

“Beni iyi tanı, hayatımı kolaylaştır. Ama her şeyi de bilme.” demek istiyor insan. İşte bu ince çizgi, üzerindeki dansı da zorlaştırıyor. Ve çizgi giderek inceliyor.

David Ogilvy’nin sadece sizin görmeniz için reklam kampanyaları ürettiğini düşünün. Bir elinde piposu, diğer eliyle pantolon askısını tuta tuta oturup başlık attığını. Olacak iş değil! Adamın şatosu var, size özel kampanya çalışıyor. Leo Burnett’in yeşil elmalarından ısırık alarak akşam sizi nasıl ikna edeceğine çalıştığını hayal edin. Sırf dişleriniz kamaşıyor diye “Limon.” başlığını değiştirtti Bill. Daha nice efsane sırf size çalışıyor.

Diyeceğim o ki, birileri sizinle çok ilgileniyor. Öyle ki takma lakabıyla Zuck’ın şirketinin 86,220 kişi üzerinden yaptığı bir araştırma Facebook algoritmasının sizi 10 like’ınızla iş arkadaşlarınızdan, 70 like’ınızla arkadaşlarınızdan, 150 like’ınızla ailenizden, 300 like’ınızla eşinizden daha iyi “tanıdığını” kanıtlıyor.* Tam olarak “bana like’ını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim” diyebiliriz.

Ross Lovegrove’un “kitlesel bireysellik” diye tabir ettiği bir dönemde yaşıyoruz. Yüz milyonlar aynı ekrana bakarken herkes başka şey görüyor. 2016 seçimlerinde Hillary’nin takımı Facebook’ta 66.000 ayrı görsel reklam hazırlarken seçimleri kazanan Donald’ın dijital kampanya lideri tam 5.9 milyon görsel reklam ürettiklerini söyledi.** Herkes aynı yere baktı. Herkes görmesi gerektiğini gördü. Düzelteyim: Herkes ikna ve manüple olması en yüksek ihtimal olan mesajı gördü.

“Makinelerin insanları insanlardan daha iyi tahmin (ve belki de tatmin) edebildiği döneme

hoş geldiniz…” Demek isterdim, ama zaten bir süredir oradayız. Ve geleceği öngörmek hiç de zor değil, öyle değil mi? İnsanların gizlilik hassasiyeti arttıkça şirketler bireyler üzerinden toplanan verileri daha da ananonimleştirmek için araçlar geliştiriyor olacaklar. Bugünlerde dinlediğim her yeni medya konferansının ana konusu bu. Güzel gelişmeler de var bu konuda. Ama sonuçta öyle ya da böyle her hareketimiz görülmemiş bir hızla daha da yüksek bir doğrululuk payıyla tahmin ediliyor olacak. Bu güçle hem çok iyi (dünya ve insanlık için faydalı) hem de maalesef Black Mirror-vari birçok şey yapacak insan türü. İbre hala ortada. Bir süre daha.

Alet edavat: Avucumda bir dünya var

Eski bir Nokia N95 reklamını hatırlıyorum… “Cebimde bi’ şey var. Ama tek bi’ şey değil, pek çok şey. Aynı başka şeyler gibi, ama her şeyden çok başka bi’ şey. Gözü var, kulağı var milyonların gördüğünü duyduğunu paylaşan. Canlı değil ama isterseniz büyür. Coşkudan ayağa da kaldırır. Kalabalıkları sus pus da eder. Binlerce söz söyleyebilir ama, söz de dinler. Yer bulur size, rahatça kaybolabilesiniz diye. Ve başkalarına hissettirir o an içinizi okşayan şeyi. Cebimde bi’ şey var. Ama tek bi’ şey değil, pek çok şey.” Packshot’ta tuğladan bozma metal görünümlü plastik telefonu tutan yakın plan bir el görüyoruz. Cesaret ve asalet abidesi küçük yazı karakteri beliriyor

sol altta. “Bir GPS. Bir video oynatıcı. Bir MP3 çalar. Bir kamera. Bir PC.” Sonra dissolve’la gidiyor yazı bloğu. Yenisi geliyor. “Nokia N95. Bilgisayar artık böyle bir şey.”

Şimdi size aman teknoloji ne ilerledi muhabbeti yapmayacağım. Moore Yasası’ndan her 18 ayda bir tümleşik devre üzerine yerleştirilebilecek bileşen sayısı iki katına çıkarken maliyetlerin aynı kalıp hatta genellikle düşme eğiliminde olacağını biliyoruz. Gelin değişmeyen ve değişmeyeceklerden bahsedelim.

Elimizde tuttuğumuz monolitik güzelliğin yalnızca bir araç olduğunu unutup hayatın kendisiyle karıştırmaya devam ettikçe anlamlı bir ilerleme kaydedebileceğimizi düşünmüyorum. Apple’ı Apple yapan insanların başında gelen Sir Jonathan Ive da benimle aynı görüşte. Techfest konferansında iPhone’un da başka araçlar gibi yalnızca bir araç olduğunu, diğer araçlar gibi doğru ve yanlış kullanımı olabileceğini söyledi sahnede. Bu çekici açıklamanın kokusunu alan New Yorker editörü David Remnick üstüne gitti:

– Neler iPhone’un yanlış kullanımına girebilir peki?

+ Belki de sürekli kullanımı…

Ekibimdeki arkadaşlarıma sürekli telkin ettiğim bir olgu var. Sizinle de paylaşmak isterim. Çünkü farkında olsak da davranışsal psikolojimiz sürekli unutmamıza neden oluyor: Elinizdeki 9×16’lık ekranın tek ve kati hükümdarının kendiniz olduğunu asla unutmayın. O ekranın küratörü sizsiniz. Siz olmalısınız. O piksellere ne yansıyacağına sadece siz karar vermelisiniz. YouTube öneri algoristmasını geliştiren mühendislerden biri olan Guillaume Chaslot’un sokaklarda “bir canavar yarattım” diye bağırmadığı kaldı sadece.

Aslında bunda bir problem yok. Şirketler tabi ki ürünlerinin daha sık ve uzun süre kullanılması için yasaların izin verdiği sınırlarla ellerinden geleni yapacaklar. Hep yaptılar. Ama dijital okur yazarlık ve bilinçli kullanımla büyüyen bir nesil yaratmadıkça faydalı üretimle çöp üretimi arasındaki farkı bilmeyen bir topluma doğru emin adımlarla ilerleyeceğiz.

İçerik: Cilalı ya da Lo-Fi

Tıpkı toplumlardaki orta direği kaybettiğimiz gibi, içerikte de sınıflar arası uçurum giderek artıyor. “Değerli içerik” azaldıkça daha da anlamlanırken “değersiz içerik” daha da ünlenmeye devam edecek. Değerli içerikten kastım yüksek üretim kalitesi ya da bütçesi değil elbet. Müşterek hayatımıza, dünyevi ekosisteme katkısı olan, ya da sırf eğlence odaklı olacaksa onu da belli kültürel değerler içinde işleyen, belki bir mesaj kaygısı olan, toplumu her anlamda ileriye taşıyacak enformasyon taneleri. Değersiz içerik dediğimde neyi kastettiğimi yazmama gerek yok sanırım. Aklınıza ne geliyorsa o. Tam da o.

Ama bütün bunların ötesinde şunu söyleyebilirim. Lo-Fi inanılmaz bir akım. Yaratıcı fikri hayata geçirme hakkında bildiklerinizi alt üst edecek. Siz haftalarca şu strateji, bu araştırma, o teknik derken bir abi elinde Ocean Spray’i long board’uyla yanınızdan geçip gidecek. Ve ne olduğunu henüz anlamaya çalışırken o akım müthiş bir havai fişek gösterisi gibi parıldayıp sönecek.

Gizlilik: Beni dinleyen biri var

Size küçük bir itiraf: Siri’yle annemle konuştuğumdan daha çok konuşuyorum. Bi’ saniye, beni çarmıha germeden önce GlobalWebIndex’in araştırmasına kulak verin. Araştırmaya katılan kullanıcılara göre Türkiye’deki akıllı telefon kullanıcılarının %48’i geçen ay içinde sesli komut araçlarını kullandıklarını söylüyor***. Global ortalama %44 bu arada.

Birbirimizi hiç dinlemediğimiz bir dünyada sonunda bir şeylerin bizi dinlemesi güzel. Fakat hayat bir masumiyet müzesi değil maalesef. Ve bunun farkındayız. Bu yüzden %69’umuz eğer bir marka kişisel alanımıza burnunu fazla sokarsa onu kullanmayı bırakırız diyor.****

“Her şeyimi duy ama fazlasını dinleme!” ilginç bir sipariş, değil mi?

“Beni iyi tanı, hayatımı kolaylaştır. Ama her şeyi de bilme.” demek istiyor insan. İşte bu ince çizgi, üzerindeki dansı da zorlaştırıyor. Ve çizgi giderek inceliyor.

Pazarlama perspektifinden sesli komutların geleceğine bakarsak, çoğu markanın anlaşmalı olduğu ses sanatçıları olduğu gibi sanki kurum kimliğinde sıkıcı bir sayfaymış gibi seçili bir ses tonu da olacağını söyleyebiliriz. “Bosch, çamaşırlar kurudu mu?” sorusuna tanıdık bir ses yanıt verecek. Her hanede ikamet eden IoT nesneleri kendi ses ve karakterlerine sahip olacak, demek isterdim ama değişim başladı bile. Sadece çok çok daha iyi olduğunu düşünün. “Her” filmindeki Samantha karakteri gibi.

Gecenin köründe yalnızlığın koynunda uyumaya çalışırken, tek gözünüz tavandaki gölge oyunlarına en ön sıradan bilet almışken, yarım açık ağzınızdan şu kelimeler dökülüverecek bir gün: “Hey Siri, uyudun mu?”

Cevabı? Herkes için farklı olacak.

Referanslar:
* Homo Deus – Yuvel Noah Harari ** The Great Hack – Netf lix
*** GlobalWebIndex, 2019
**** Accenture, 2019

 

Selim Ünlüsoy

Ogilvy, ECD

 

 

Bu yazı ilk kez Campaign Türkiye’nin 105. sayısında yayımlandı.

 

Bunları da beğenebilirsin

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.