“Yeni sorular sormamız gereken bir döneme giriyoruz”

Medya sanatçısı, yönetmen ve tasarımcı Refik Anadol, yapay zekayı ve veriyi kullanarak medya sanatlarını mimariyle buluşturuyor.

Refik Anadol

1985 İstanbul doğumlu sanatçı, yaşamını Los Angeles’ta sürdürüyor. Anadol, California Los Angeles Üniversitesi’nde Medya Sanatları, İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde ise Görsel İletişim Tasarımı alanında yüksek lisansın yanı sıra, en yüksek onur derecesiyle fotoğraf ve video lisans diplomalarına sahip. Aynı zamanda UCLA Medya Sanatı Bölümü’nde öğretim üyesi. Anadol ile sanata yaklaşımını, ilham veren işlerini nasıl hayata geçirdiğini ve gelecek planlarını konuştuk.

Burak Becan: Farklı bir iş yapıyorsunuz, siz nasıl tanımlıyorsunuz kendinizi ve yaptığınız işleri?

Refik Anadol: Yapay zekâ ve görsel iletişim teknolojilerini yakından takip eden bir medya sanatçısı ve yönetmenim. Özellikle son on yılda, yaptığım işlerde veriyi pigment olarak kullanıyorum. Mekânların ve mimari yapıların geleceğini yapay zekâ yardımıyla tahlil ederek medya sanatlarını mimariyle buluşturuyorum. Son on yıldır veriyi işlerimde düzenli olarak kullanıyorum. Aynı zamanda altı yıldır, özellikle Google’ın Sanatçı ve Makine Zekası bölümüne davet edildikten sonra yürüttüğüm çalışmalar sayesinde, dünyanın Antarktika hariç, her kıtasında kamusal alanda veri heykelleri, resimleri ve farklı formlarda etkileşimli sanat performansları icra ediyorum. Bunları tek başıma değil, Los Angeles’ta altı yıldır açık olan stüdyomda, hayallerimi gerçeğe dönüştürmek için benimle birlikte çalışan ekibimle beraber gerçekleştiriyorum. Kendimi yalnızca sanatçı olarak görmüyorum, yönetmen olarak da görüyorum; çünkü yaptığım işlerde çok kapsamlı araştırmalar yapıyorum ve on beş kişilik bir yaratıcı ekibe liderlik ediyorum. Felsefe, psikoloji, fizik, mimari, teoloji, matematik, sinir bilim ve daha birçok farklı alandaki düşünce yöntemini ve bilgiyi kullanarak işlerimi hayata geçirmeye çalışıyorum.

Burak Becan: Sanırım hikayeniz her şeyden önce sekiz yaşında Blade Runner filmini izlemeniz ile başlıyor. Bu film hayatınızı nasıl etkiledi?

Refik Anadol: Şu an ilgilendiğim alanlara olan ilk merakımın ne zaman ortaya çıktığını aileme sordum ve herkesten aşağı yukarı aynı cevabı aldım: Çocukluğumda annem düzenli olarak eve hafta sonları hem bana hem aile olarak beraber izleyebileceğimiz filmler getirirdi ve Blade Runner’ı bu dönemdem hatırlıyorum.

Ridley Scott’ın 2019 Kasım ayında Los Angeles’ın tasvir edildiği Philip K. Dick romanından esinlenerek çektiği filmde sekiz yaşındaki beni hakikaten büyüleyen ilk nokta devasa mimari yapılardı. Daha sonra kuzenimle filmi tekrar tekrar izleyip iki Android’in birbirleriyle sohbet ettikleri anları farkettikten sonra bu film unutulmayacak bir ilham kaynağına dönüştü benim için. Aynı yıl ilk bilgisayarıma kavuştum ve o günden sonra bilim kurguyla ve bilgisayarlarla olan alakam birlikte ilerleyerek bugünlere geldi.

Burak Becan: Sanat ve teknoloji ilişkisini yeniden biçimlendiriyorsunuz. Peki sizin sanat anlayışınız nedir? Sanat sizin için ne ifade ediyor?

Refik Anadol: Aslında sanatın insanlığın “hayal gücü kapasitesi” olduğunu düşünüyorum. Yani benim için sanat, her bireyin hayal gücünü kullanabilme kapasitesi kadar eşsiz ve sonsuz. Dolayısıyla, kendi sanatımdan beklentim de genelde bu yönde seyrediyor. Aklımda ya da farkında olmadığım bir yerde var olabilecek herhangi bir görünmez bilginin, hayal gücümdeki izdüşümünü gerçeğe dönüştürmeye çalışıyorum.

Bunu yaparken de teknolojiyi sadece bir araç gibi düşünmüyorum. Bir kültür gibi düşünüyorum. Özellikle de 21. yüzyılda kullandığımız sistemler, donanımlar, yazılımlar hem günlük hayatımızı hem de bilgiye ulaşma biçimlerimizi tamamen değiştirip dönüştürdü. Bu düzende, teknoloji odaklı çağdaş sanatın da bizler için bu değişim ve dönüşümü hatırlatan, sorgulatan, belki de yeniden düşündüren bir formda, yeni hikayelere önayak olan şiirsel bir yapıda olduğunu düşünüyorum. Bu hikayeleri kimi zaman bir film formatında olabilecek şekilde biçimlendiriyorum.

Yaptığım işlerin temelinde her zaman sanat, teknoloji ve bilimden oluşan bir üçgen var diyebiliriz. Bu üçgen sayesinde son dönemlerde kuantum mekaniği üzerine de çalışmalar yapabiliyorum. Parçaları olduğumuz bilimsel çalışmaları ve stüdyomuzda yaptığımız araştırmaları çok önemsiyorum ve bu çalışmaları kişisel, ben merkezcil deneyimler olarak görmüyorum. Hem sanat hem de bilimsel araştırmalarda sürekli sorular sorduran, ilham verebilme potansiyeli olan, görünmeyeni gösteren ve düşündürmeye çalışan bir prensipte ilerlemeye çalışıyorum.

Burak Becan: Büyük veri ve yapay zekâyla ilişkilendirilmiş projeler üretiyorsunuz. Bir medya sanatçısı olarak malzemeniz veri. Peki bu malzemenizi nasıl, hangi biçimlerde kullanıyorsunuz? Büyük verinin insanlık için “kontrol edilebilirlik” açısından bir tehdit oluşturabileceğini düşünüyor musunuz?

Refik Anadol: Büyük veri ve yapay zekâyı birlikte düşünmeden önce, benim için verinin sadece rakamlardan ibaret olmadığını belirtmeliyim. Veri; hatıralardan, izdüşümlerinden, saklanmış görsellerden, yazılardan, seslerden de oluşabilir. Yani bu bir makinenin hatırası olabilir, sensörün hatırası olabilir, bir insanın hatırası olabilir. Bu açıdan bakınca aslında yapay zekânın bir nevi iş arkadaşına dönüştüğünü hayâl ediyorum. Çok daha temel anlamda insanı makine yapmaktansa, makinenin insana yaklaşma senaryosunu araştırıyorum. Bu noktada tabii ki büyük veri de insanlık için bir nevi tehdit oluşturma potansiyeline sahip. Bu sistemler tahmin mekanizmaları oluşturmaya başladılar ve bize ne yediğimizi, nereye gittiğimizi, ne söylediğimizi, ne istediğimizi hatta neyi satın almak istediğimizi tahmin edebilecek bir kapasiteye yaklaşıyorlar. Dolayısıyla böyle bir düzlemde mahremiyeti ve özgür iradeyi tekrar düşünmeye başladık. Fakat bu noktada sadece nelerin kötü gidebileceğine yoğunlaşmaktan ziyade bir sanatçı olarak düşünüp bu engin potansiyeli kullanarak veri heykelleri ortaya çıkarabilir miyim sorusunu soruyorum. Benim için genelde bu sorular, insan odaklı duygularla, fakat makinelerin speküle ettiği söylemlerle ortaya çıkıyor.

Burak Becan: Yapay zeka, sinir bilim ve mimari arasında bir hikaye kurma hayalinden yola çıkıyorsunuz. Kurduğunuz hikayelerde neyi temel alıyorsunuz?

Refik Anadol: Blade Runner’dan aldığım ilhamla beraber, her zaman işlerimde mimariyi kanvas olarak kullanmaya çalıştım. Bu, bir yapının dış cephesi olabilir, lobisi olabilir, bahçesindeki bir heykel olabilir ya da bir şekilde bir mekân deneyimi olabilir. Fakat benim anlattığım hikayelerin temelini oluşturan şey, yakın gelecekte bir yapının bizi hatırlayabiliyor, bir rüya görebiliyor olma ihtimali… Aslında makinelerin bu denli kolay öğrenebildiği bir dünyada, makine rüya görebilir mi sorusunu sorduğumuzda, eğer bu soruya cevabınız evet ise, bu cevabın da mimariyle buluşmasını tahmin etmenin mümkün olduğunu düşünüyorum.

Bunun yanında sinir bilimden aldığım ilhamın temelinde insan belleğinin kapasitesini anlayabilmek var. Duygularımız, öğrenme süreçlerimiz, hatırlamamız, rüya görmemiz, halüsinasyonlarımız ve daha birçok bilişsel yeteneğimizi de bu noktada ilham olarak görüyorum. Dolayısıyla yapay zeka, sinir bilim ve mimari arasında yepyeni bir dil oluşturulabilineceğini iddia ediyorum, ya da mimarların dediği gibi bu dilin “spekülasyonunu” yapıyorum.

Burak Becan: Siz yaptığınız işlerle birçok kişiye ilham veren birisiniz. Peki sizin ilham kaynağınız neler ve kimler oluyor?

Refik Anadol: Öncelikle çok teşekkürler. Hakikaten son dönemlerde, özellikle 4 – 5 yıldır birçok öğrenciden, birçok genç arkadaştan çok değerli sorular ve çok değerli paylaşımlar bana ulaşıyor. Benim için ilham kaynağı aslında “yakın gelecek”. Genellikle bu tip sorulara cevap; isimler, sanatçılar ya da benzer alanda iş üreten insanlar olabilir, fakat ben genelde ilhamımı yakın gelecekten alıyorum. Yakın geleceği düşünebilen, onu öngörebilen ya da yakın geleceğe şekil verebilen, hayalleriyle fikriyle dünyayı değiştirebilecek potansiyeli olan insanlardan ilham alıyorum.

Burak Becan: Los Angeles’ta 12 kişilik bir ekiple çalışıyorsunuz. Bize bu ekipten, iş yapma biçiminizden ve üretim süreçlerinden bahseder misiniz?

Refik Anadol: Aslında bu, benim için bir hayaldi ve bu hayalimi tam olarak 2011 yılında, ülkemizdeki ve dünyadaki ilk üç boyutlu veri heykeli olan İstiklal Caddesi’nin Sesi Projesi’ni ortaya çıkardıktan sonra fark ettim. Sadece tek başına bir iş yapmak değil, bir ekiple beraber daha ileriye gidebilmek, konuları daha derin anlayabilmek, uzmanlarla düşünüp hayal kurabilmek için bu ekip fikrini kafama koymuştum.

2014 yılında üniversiteden ikinci yüksek lisansımı aldıktan sonra ilk yaptığım şey Los Angeles’ta stüdyomun temellerini atmak oldu.

Yedi yıl içerisinde ekibimiz on dört kişiye ulaştı. On dört farklı dil konuşabiliyoruz ve on farklı ülkeyi temsil ediyoruz. Ekibimizin yarısı kadınlardan oluşuyor. Ekibi oluştururken hedefim sanatın herkese, her sınıfa, her kültüre, her yaşa ulaşabilme ihtimaliydi. Bunu yapabilmek için bazen mimar, bazen bilim insanı, bazen de yapay zekâ uzmanı olmam gerekiyordu. Hem yaptığımız işlerin kültürünü anlayabilmek için hem de eserlerimizi üretirken gereken derin araştırma yöntemlerinin hakkını verebilmek için dinamik bir ekiple çalışmayı, uzman insanlarla beraber araştırmalarımızın derinlerine inmeyi hedef olarak kendime koymuştum. Bu hayâlim şu anda kısmen gerçekleşti. Kısmen diyorum çünkü her projede yeni ve kapsamlı bir araştırma oluyor. Her bir projede yeni bir ekip arkadaşı, yeni bir uzmanlık alanı gerekebiliyor. Her işin başında kullanılan algoritmadan verilen kararlara, yazılan koddan kullanılan materyale kadar her alanda son söz hakkı bana ait oluyor ve her işin baştan sona takibini bizzat ben yapıyorum.

Bu durum, tahmin edersiniz ki bazen çok yorucu olabiliyor. Birçok insanla birçok farklı konuyu ve yeri geldiğinde aynı anda ondört ülkedeki bir projeyi yönetmeye çalışmak inanın bazen çok zor olabiliyor. Ama bu kadar zeki, anlayışlı ve duygusal zekası yüksek bir ekibe sahip olunca, sanırım bu alanda öncü olmamızı sağlayan sebeplerden biri ortaya çıkıyor.

Burak Becan: Uluslararası bir çok büyük şirketten destek görüyorsunuz. Şirketlerin yaptığınız
işlere olan yaklaşımları nasıl oluyor?

Refik Anadol: Aslında bunun, Rönesans Dönemi’nde sanatçıların kiliseden veya yetenekli
mimarlardan ya da aristokratlardan destek almalarından çok da bir farkı yok. Yani şu anda bir
teknoloji devi, benim gibi bir sanatçı için en iyi fırçayı tedarik edip en iyi algoritmayla en iyi
pigmenti en iyi şekilde ortaya çıkarabiliyor. Baktığımızda aslında bu akımın da başını çekiyor olduk.
2013 yılında Bill Gates ile, sonrasında ise Nvidia CEO’su, Siemens, IBM, Intel, Google gibi
(paylaşmadıklarım da dahil olmak üzere) bir çok teknoloji devi ile beraber yürüttüğümüz geniş
kapsamlı projelerimiz hayata geçti.

Şirketlerin burada yaklaşımları çok temel olarak “sanatı ortaya çıkarmak.” Hiçbirinin klişe bir
reklam beklentisi vs yok. Tabii bir yandan da hiçbir malzeme, bize hazıra konmamız için verilmiyor.
Genelde bu, denemelerde, testlerde belli oluyor. Test diyorum çünkü en başta hangi algoritmayı,
hangi veriyi nasıl kullanacağımızı genelde bilmiyoruz. O da bir araştırma süreci oluyor kendi içinde
ve bu süreçte de özellikle canla başla çalışmamız gereken bir dönemden geçiyoruz. Yani “Kod
budur, hazırdır. Hadi bunu yapın” gibi bir mantalite tabii ki uygulanmıyor. Bu da bizlere daha derin
düşünmeyi, daha farklı problemleri bulup onlara yeni bakış açıları getirmemizi sağlıyor. Dolayısıyla,
bizi çok geliştiriyor ve bu alanda da sanıyorum ki yine öncü olduğumuz deneyimlerden birçoğunu
ortaya çıkarmamıza yardımcı oluyor.

Burak Becan: Makine zekasının sanat akımlarını baştan sona değiştireceğine inanıyorsunuz. Makinelerin her şeyi öğrenebildiği bir dünyada duyguların da farklılaşabileceğini düşünüyor musunuz?

Refik Anadol: Kesinlikle düşünüyorum. Özellikle de, hatırlama biçimimiz, hayal görme biçimimiz tamamen değişmiş bir halde, sabah ilk gördüğümüz ve yatmadan önce son gördüğümüz şeyin bir makine olduğunu hatırlarsak, bunun da tabii ki duygularımızla ilgili büyük değişim ve dönüşümü öngörebilmemizi sağlıyor.

Özellikle psikolojik anlamda, bitmek bilmeyen sosyal mecralar içerisinde kaybedilen zaman, neyin gerçekten doğru olup neyin olmadığını bilememek, kafa karışıklıkları, bir şeyi kaçırma hissiyatı, zihnin artık dopamin salgılayacak yeni bir ödül bulamaması ve arkasından gelen daha bir çok zihinsel sıkıntı, bence duyguları da direkt olarak etkileyebilir. Dolayısıyla bilincimizi geliştirmemiz gereken, yeni sorular sormamız gereken bir döneme giriyoruz. Sadece tüketirsek ve sadece işe yaradığını sandığımız şeyler yaparsak bundan uzun vadede negatif etkileniriz.

Burak Becan: Gelecekte “sanatın sınırlarının” nereye ulaşabileceğini ön görüyorsunuz?

Refik Anadol: Bu soruya kendi alanım adına şöyle cevap verebilirim: Son dönemlerde mesela Quantum Memories, yani “Kuantum Hatıralar” projemizle gerçekten dünyada ilk defa bir kuantum bilgisayarın aklından geçen veya kuantum bilgisayarın hafızasını ya da hatırasını kullanarak alternatif bir geleceğin öngörülerini yapabilecek bir yapay zeka spekülasyonu simülasyonu ortaya çıkarabildik. Kuantum bilişim ve kuantum fiziği üzerine çok daha fazla sanat eseri ortaya çıkacağını tahmin ediyorum. Bir yandan biyolojinin gelişiyor olması, sinirsel yapay ağların ortaya çıkmasıyla beraber çok daha dinamik çalışabilecek yapay zeka ağlarıyla tanışıyor olmamız sanatın da sınırlarını tekrardan dönüştürecektir ya da yıkacaktır diye tahmin ediyorum. Bir yandan da materyal dünyasının değişeceğini düşünüyorum ve daha çok bilim, teknoloji ve sanat üçgeninde projeler göreceğimizi tahmin ediyorum.

Burak Becan: Sanat eserlerini sergileme alanları giderek dönüşüyor. Bunun başarılı örneklerini dünyanın birçok noktasında gösterdiniz. “Gelecek” projeleriniz neler olacak? Yeni projelerinizi nerelerde görebileceğiz?

Refik Anadol: Heyecanla paylaşmak isterim ki, 18 Mart 2021’de, iki yıl aradan sonra İstanbul’da tekrar bir sergiyle Pilevneli Galeri’de Makine Hatıraları: Uzay isimli sergimi hazırlıyorum.

Özellikle son üç yıldır NASA Jet Propulsion Laboratory ile beraber yaptığım araştırmalardan aldığım ilhamla ISS, Mars ve Hubble Uzay Teleskobu’ndan gelen verilerle çok kapsamlı bir sergi hazırlıyoruz.

Astronomi ve yapay zekâ üzerine, izleyiciyi çevreleyen deneyimlerle, veri heykelleri ve resimlerle dolu, ekip olarak üzerinde heyecanla çalıştığımız bir sergi hayal ediyorum ve bu sergiyi de herkesle paylaşmak için sabırsızlanıyorum. Bir diğer projemiz ise Eylül ayında Borusan’da, detayları yakında açıklanacak olan çok keyifli ve çok kapsamlı başka bir sergi. Bu yıl iki büyük sergim de İstanbul’da. Doğduğum, büyüdüğüm şehre geri dönmek için sabırsızlanıyorum.

 

Refik Anadol’un çalışmalarından bazıları:

 

 

Bu yazı ilk kez Campaign Türkiye’nin 108. sayısında yayımlandı.

Bunları da beğenebilirsin

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.