“İyi bir fikrin ‘iyi bir fikir’ olduğunu düşünenlerdenim”

Türkiye’den Hollywood’a uzanan bir yolculuk… Çalışmalarıyla uluslararası alanda başarılı iletişim tasarımcısı Emrah Yücel ile ilham verici hayat hikayesini ve yaptıklarını konuştuk.

 Emrah Yücel

Emrah Yücel’in serüveni, 1995 Yılında aldığı bir kararla her şeyi geride bırakıp New York’a yerleşerek Hollywood filmlerine afişler tasarlamasıyla başlıyor. Yücel’in Tasarladığı Hollywood film afişlerinin arasında, Kill Bill, Avatar, Frida, Kingdom of Heaven, 007 James Bond, 28 Days, gibi filmler yer alıyor.

Grafik tasarım, sanat ve mimarlık yüksek lisans derecesi bulunan Dreamogram ve I Mean It Creative’in kurucusu Key Art Ödüllü başarılı grafik tasarımcı, ailesiyle birlikte Los Angeles’ta yaşıyor.

 

Burak Becan: Çocukluğunuzdan başlayacak olursak, bir tasarımcı olmaya ilk olarak nasıl karar verdiniz?

Emrah Yücel: Film yönetmeni bir babanın ve senaryo yazarı bir annenin çocuğu olarak, dalından koptuğum ağaçtan çok uzak bir yerlere düşme şansım zaten yoktu. Schopenhauer, “istediğimizi elde etmeyi seçebiliriz ama neyi isteyeceğimizi biz seçemeyiz” demiş. Benim neyi istediğim de, ailemdeki entelektüel ekosistemin bir uzantısı. İlkokul yıllarında genellikle sabahçıydım. Hem annem hem babam çalıştığı için, öğleden sonralarını tek başıma geçirirdim. Bu süreç bana hem yalnızlıktan zevk almayı hem de hayal dünyamı genişletmeyi öğretti. Filozof Bertrand Russell buna “verimli monotonluk” diyor. Dış dünyası monoton olan bir çocuğun, iç dünyasında verimli hayaller kurması demek. O yıllarda kendi kendime spor ayakkabısı ve kıyafet tasarladığımı hatırlıyorum. Hatta gelecekteki evimin detaylı mimari planlarını yapmıştım. Daha bilinçlendiğim yıllarda bir ‘commercial artist’ olacağımdan emindim. Bu tanım içerisinde düşünüldüğünde, ‘grafik tasarımcı’ olmak diğer tasarım dallarına göre, yeteneğin daha hızlı başarı ve para kazandırabildiği bir alan. Sosyalist bir babanın çocuğu olarak ‘commercial art’a yönelmek ironik tabi… 

Burak Becan: New York macerasına ilk olarak nereden başladınız? Şimdi dönüp baktığınızda, o dönemde neleri doğru veya neleri yanlış yaptığınızı düşünüyorsunuz?

Emrah Yücel: New York maceram Ankara’daki evimin yatak odasında bir yılbaşı gecesi başladı. Tüm eşyalarımı açık artırmaya çıkardım! Uzak ve büyük de olsa, çok sevdiğim o şehre gidip yerleşebilmek, o zamanlar büyük bir hayal gibi gözükmemişti gözüme. Bazen ‘hadi’ deyip yapılan işler vardır ya, yola çıkışım biraz öyleydi. ilk başta, Ankara’dan ayrılıp İstanbul’a gitmeyi düşünüyordum ama sonra dedim ki: Neden son durak New York’a gitmeyeyim ki? Geriye dönüp baktığımda, çok da bilinçli olmadan pek çok şeyi doğru yaptığıma şaşırıyorum. Temiz bir kalple yaptığım için hep iyi şeyler buldu beni. Japonların Shoshin dediği bir kavram var. “Başlangıç zihni”, “acemi zihni” gibi bir anlama geliyor. Ustanın zihninde birkaç etkin yol vardır ama aceminin beyni çok daha fazla olasılığa açıktır. Ben de yeni bir ülkede yeni bir zihinle bakınca, farklı olasılıkları gördüm. Bir örnek vereyim. İnternetin ilk yıllarıydı, sadece AltaVista ve Yahoo’nun olduğu dönemler. Kendime bir web sitesi yapıp bunları arama motorlarına kaydettirdim. Bu karar New York’da serbest tasarımcı olarak çalıştığım dönemde ta Japonya’dan müşteri kazanmamı sağladı. Arama motorlarında; Tasarımcı, New York, Freelance, Graphic Designer yazınca 3-5 kişi çıkıyorduk. İkinci doğrum ise; aldığım her işe amatör bir ruhla sarılmam diyebilirim. İşe, ilk günkü amatör heyecanla sahip çıkıp, en son profesyonel stille yapmayı seviyorum. Yıllardır böyle. Genetik herhalde, yoksa bu kadar uzun sürmezdi…

“Hollywood’da iş yapan bir sinema reklamcılığı şirketi, henüz Türkiye’deyken yaptığım, Uğur Mumcu kitap kapaklarını çok beğenerek beni Hollywood’a sinema afişleri yapmam için çağırdı.”

Burak Becan: Kariyerimin dönüm noktası dediğiniz bir an var mı?

Emrah Yücel: New York’daki Kafa Avcılarının (Headhunters) bana Los Angeles’ta iş önerdikleri an diyebilirim. Amerikalılar, “sen neye hazırsan, o da senin için hazırdır” derler. Ben de New York’a gelince portfolyomdaki Amerikan şirketlerinin işlerini arttırmaya çalıştım. Hollywood’da iş yapan bir sinema reklamcılığı şirketi, henüz Türkiye’deyken yaptığım, Uğur Mumcu kitap kapaklarını çok beğenerek beni Hollywood’a sinema afişleri yapmam için çağırdı. Bu hiç beklemediğim ve doğu yakasından batı yakasına geçmeme sebep olan bir andı. Bu çok uzun bir hikaye ve üzerinden yıllar geçti. Detaylarını anlatmam uzun sürer.

Burak Becan: Hollywood starlarına iş yapmak, size nasıl bir çalışma disiplini kazandırdı? Unutamadığınız anılarınız var mı?

Emrah Yücel: Burada küçük bir düzeltme yapmama müsade edin. Hollywood starlarına iş yapmazsınız, Hollywood starlarının da iş yaptığı ‘Hollywood Stüdyoları’na iş yaparsınız. Bu süreç oldukça zor. İçerisinde çok büyük hayal kırıklıkları olan ve çok çalışmayı gerektiren bir sektördür. Bazen iki yıl süren projeler için, binden fazla farklı alternatifler hazırlarsınız ve bunların hiçbirisi gün yüzü görmez. Sonuçta yaptığınız iş, orta Amerika’da bir alışveriş merkezine alışveriş yapmaya gelen Amerikalı ev kadınlarına gösterilir. Onların oylamasıyla, genellikle herkesin anlayabileceği basitlikte bir afişle kazanır. Büyük projelere çalışmak, milyonlarca dolarlık gişe başarılarının parçası olmak elbette çok gurur verici. Sinema sektörü için görseller üretme işine yıllarımı verdim. Çok önemli projelerin parçası oldum. Bunlar arasında Avatar’dan, Narnia’ya, Kill Bill’den Frida’ya, Fifty Shades of Gray’den American Horror Story’e kadar yüzlerce proje yer alıyor. En unutamadığım anlardan birisini paylaşmak isterim. Ajansın terasında U571 savaş filmi için fotoğraf çekimi yapıyorduk. Bizleri ikinci dünya savaşı askerleri kıyafetleri ve Universal Studios dan gelen sahte silahlarla gören birisi, Beverly Hills polis departmanını aramış. Bir anda kendimizi kırmızı noktalar ile sarılı bulunca sniperları fark etik. Helikopterler ve TV kanallarının yayın araçları da bulvarı kapatmışlardı. Aynı binada bulunan bankayı soymayı planladığımızı söylemiş bizi terasta görenler. Tarantino filmi gibi bir gün geçirmiştik.

Burak Becan: Şimdiye kadar birçok başarılı projede yer aldınız. Size en keyif veren, unutamadığınız işleriniz hangileri oldu?

Emrah Yücel: Şu ana kadar ağırlıklı olarak Hollywood projelerinden ve kariyerimin popüler kültür ile ilgili kısımlarından konuştuk. Sık sık şunu söylerim, “Yaptığım işler Hollywood’un parıltılı ışıklarının gölgesinde kaldı.” Madem o kısımdan başladık devam edelim. Eğlence sektörü için ürettiğimiz işleri Dreamogram adı altında yapıyoruz. Üç temel müşteri tipi için üretiliyor bunlar. Birincisi film stüdyoları var; WB, Universal, Sony gibi. İkincisi televizyon kanalları, HBO, FX, USA gibi. Üçüncü ise streaming kanalları; Netflix, Amazon Prime, HBO Max gibi. Yapılan iş Türkiye’deki tanımıyla sadece ‘sinema afişleri’ değil. Burada iş strateji ile başlıyor. İçerisinde sözel branding ve bazen de pazar araştırmasını da kapsayan bir süreç. Mutfaktaki detaylı hazırlık sonunda çıkan işler; kimi zaman Instagram‘da kampanyalar haline dönüşüyor, kimi zaman film afişleri oluyor, kimi zaman dergi gazete ilanları oluyor, kimi zaman da outdoor’larda kullanılıyor. Yapılan iş sadece bir anahtar görsel tasarımıyla sınırlı değil. Aynı zamanda metin ve slogan üretiminden tutun da ses tasarımına kadar giden birbirinden farklı boyutları kapsıyor.

Markalaşma ve tasarım ağırlıklı çalışmalar yaptığımız I MEAN IT şirketimde ise geçen 12 yıl içerisinde çok önemli projelere imza attık. Burada yaptığımız işler dünya çapında projeler. Aslında Nepal’den Kenya’ya, Nijerya’dan Özbekistan’a dünyanın pek çok bölgesinde yaptığımız işler var. Arasından bir tanesini seçmek biraz zor olacak benim için. En çok gurur duyduklarımdan birkaçını sıralamaya çalışayım. Hawaii Big Island’da yaptığımız Aina Le’a city branding projesi çok anlamlıydı. 2014 yılında Türkiye’yi tanıtmak için yaptığımız Turkey HOME ülke turizm markalaşması projesi ikinci örnek. Los Angeles’da PRICE müzesi için yaptığımız re- branding bir diğer örnek. Kenya Serbest Ticaret Bölgesi Markalaşması. İşSanat için pandemi döneminde hazırladığımız kampanyalar. Türkiye’deki alkol reklamı yasaklarından dolayı portföyümüze paylaşamadığımız tüm Tuborg işlerimiz.

Burak Becan: Uzun süreden beri ailenizle birlikte Los Angeles’ta yaşıyor ve orada iş yapıyorsunuz. Oradaki “ekosistemi” anlatır mısınız?

Emrah Yücel: Pandemi süreci boyunca dünyanın neresinde olursanız olun çok şey değişmiyor. Pijamalı Zoom toplantıları, evrensel bir yeni normal. Şu anda hepimiz bu yeni hayat formatını içselleştirmeye çalışıyoruz. Bunun ötesinde “Kaliforniyalı olmak” konsepti zannediyorum önemli bir etiket haline de dönüşmeye başladı tüm dünyada. Dünyanın her yerinden insanlar, sadece yaşamak için değil aynı zamanda yeni başlatacakları işlerini bile kurmak için Kaliforniya’ya geliyorlar. Pek çok marka buradan doğmak istiyor. Çünkü bu tüm dünyada bir şey ifade ediyor. Amerika’nın göçmenlerden aldığı güç şüphesiz en büyük avantajı. Bu da en çok bu eyalette hissediliyor. Kaliforniyalı olmak için Kaliforniya’da doğmak gerekmiyor. Bu zaten şehrin mottosunda da net olarak söyleniyor “I wasn’t born in California, California was born in me.”

Özellikle sinema sektörünün 1940’larda tohumlarını attığı popülerlikten sonra, pek çok ruhani harekete merkez olan bu şehir (çünkü o da bir show-business) ardından Silicon Valley ile de dünyanın önde gelen şirketlerinin merkezi oldu. Şu anda da hem sanat hem de tasarım anlamında Kaliforniya’daki kafa yapısı tüm dünyanın buraya bakmasına sebep oluyor. Özellikle çevreci, doğal dengeler konusunda hassas, insan hakları ile ilgili tüm problemlerin çok fazla konuşuldu bu eyalet bence dünyanın önemli bir yaratıcılık noktası. Bu hassasiyetler de yine sinemadan modaya, eğitimden şirketlere ve ürünlere kadar yansıyor. New York’tan sonra, 20 yılı aşkın bir zamandır Los Angeles’ta yaşıyorum. Hayatımın Türkiye’den daha büyük bir kısmı burada geçti. Bu anlamda Kaliforniyalı olmak benim için bir gurur.

Burak Becan: Türkiye ile ABD’yi sektörel olarak kıyasladığımızda Türkiye’de neleri eksik görüyorsunuz? Sizce hangi adımlar atılmalı?

Emrah Yücel: Türkiye’yi eksik görmek şeklinde tanımlamazdım bunu. Türkiye’nin Avrupa’ya yakınlığından dolayı pek çok avantajı var. Doğu’ya yakınlığından dolayı da pek çok duygusal avantajları var. Birisini diğerinden fazla ya da az görmek yerine, farkını görmek, otantik yanını ifade etmek lazım diye düşünüyorum. Karşılaştırmaktan ve kadercilikten kurtulmak gerek. ABD ile mukayese etmeden, Türkiye’nin önündeki en büyük problemi insan hakları, düşünce özgürlüğü, ayrımcılık olarak görüyorum. Bunları, ikincil olarak ekonomik problemler takip ediyor. Büyük bir fakirleşme var ülkede. Daha derin olan problem ise eğitim. Sorunlar katman katman, çözüm de öyle olmak durumunda.

Burak Becan: Siz birçok kişinin ilham alacağı bir isimsiniz. Peki sizin ilham kaynaklarınız kimler, neler?

“Ben kendimi her zaman bir maraton koşucusu olarak görmeye çalışırım, hiçbir zaman 100 metre koşmadım. Nefesimi de hep ona göre ayarladım.”

Emrah Yücel: Özellikle sinema sektöründe yaptığım pek çok işin, Türkiye’de gençlere ilham verdiğini görüyorum. Bunu kabul etmem lazım. Gelişmeyi ya da başarıyı “nereden yola çıkıp nereye geldiğiniz” üzerinden tanımlarsanız, gerçekten çıkış noktamdan çok daha uzak bir yere koşabilme şansım oldu. Ben kendimi her zaman bir maraton koşucusu olarak görmeye çalışırım, hiçbir zaman 100 metre koşmadım. Nefesimi de hep ona göre ayarladım. Hep uzun soluklu, sürekli ve sürdürülebilir başarı üzerine odaklandım. Bu anlamda ilham kaynağı olduğum insanlara da aynı sorumlulukla işler sunmaya çalışıyorum. Bu benim için önemli bir sorumluluk haline geldi. Bazı projelerde “yapalım bitirelim, müşterinin istediği gibi olsun” dan çok “bu bizim işimiz olarak anılacak” sorumluluğu daha önemli oluyor. Yaptığımız işleri de genellikle daha akademik standartlara taşımaya çalışıyoruz.

Benim de her zaman ilham aldım kendime rol model olarak gördüğüm insanlar oldu. Bunlar arasında en önemlilerinden bir tanesi Ridley Scott diyebilirim. Sadece bir yönetmen olarak yaptığı işlerle değil, aynı zamanda işini yönetim şeklinden ve kurduğu ekonomik pozisyonlanmadan dolayı da bir rol modeli olarak görürüm. Kendisiyle dört filminde çalışma şansım oldu. Bunlardan en önemlisi de Kingdom of Heaven (Cennetin Krallığı). Film Stüdyolarına ‘First Look Right’ haklarını opsiyonlama formülünü geliştiren yaratıcı bir iş adamı. Bu çok basitçe şu; Ridley Scott şirketlerinden çıkan her yaratıcı projeyi diğer stüdyolardan önce görme ve satın alma opsiyonunu 4 ya da 5 yıllık süresince kiralıyor. Bu anlaşmayı imzalayan stüdyo projeyi beğenmezse ya da pahalı bulursa almak zorunda değil. Ama ilk hak hep onun. Bunun karşılığında da para ödüyor.

Bir başka ilham veren kişi de Türkiye’den bir kadın yönetici. Demet Mutlu. Geçtiğimiz aylarda Los Angeles Brentwood’da birlikte bir kahvaltı yapıp, zaman geçirme şansım oldu ve başarı hikayesini dinledim. Gerçekten zeki bir insanın önüne çıkan fırsatları nasıl doğru yönlendirdiği ve hakkıyla büyüttüğünün canlı bir örneğiydi.

“Algoritmalar sayesinde bilginin dönüşümü, mimarisi, trafiği daha da net bir şekilde tanımlanmaya başlıyor. Bununla birlikte, her şeyin arkasında ‘iyi bir fikir ya da iyi bir duygu’ gerekiyor.”

Burak Becan: Teknolojinin her geçen gün geliştiği görsel dünyanın geleceği hakkında öngörüleriniz neler?

Emrah Yücel: Ben her zaman iyi bir fikrin ‘iyi bir fikir’ olduğunu düşünenlerdenim. Kuşkusuz, teknoloji önümüzde pek çok kapı açıyor. Algoritmalar sayesinde bilginin dönüşümü, mimarisi, trafiği daha da net bir şekilde tanımlanmaya başlıyor. Bununla birlikte, her şeyin arkasında ‘iyi bir fikir ya da iyi bir duygu’ gerekiyor. O yüzden edebiyat, felsefe ve sanat her zaman teknolojinin önündedir benim için.

Şu anda I MEAN IT’te ürettiğimiz AR projeleri var. Başarılı telefon aplikasyonları yapıyoruz. UI ve UX yaptığımız iş tanımları içerisinde. Yapılan pek çok iş üç boyutlu üretiliyor artık, fakat başta da söylediğim gibi, ‘iyi bir fikir ya da iyi bir duygu’ her zaman bunların önündedir. Teknoloji benim için hala bir araç. Bir şeyi daha iyi ifade edebilmemizi ya da ona ulaşabilmemizi sağlayacak olan bir vasıta. Özellikle sinema reklamcılığı deneyimim sayesinde, insanların kendilerini bir persona ile özleştirdiklerini ve bir duygu eşliği aradıklarını net görebiliyorum. Bizim brandingdeki iş modelimiz de bunun üzerine kuruludur.

Burak Becan: Şu an neler yapıyorsunuz? Bundan sonrası için ne gibi hedefleriniz var?

Emrah Yücel: Afrika’da bir baharat firması için isim bulma ve markalaşma projesinden tutun da, Fransa’da “gülüş tasarımı” yapan bir telefon aplikasyonuna kadar geniş bir yelpazede işler ilerliyor. Türkiye’de ise Çanakkale ve Bursa’nın şehir markalaşması projelerinin lansman hazırlıkları devam ediyor. Bir başka lansman da Eyüp Sabri Tuncer’in yeni markalaşmasıyla ilgili.

Hayat bir maraton ve ben de koşmaya devam edeceğim. Tabii pandemi hepimizin hayata bakışında kritik kırılmalar yarattı. Daha gerçekçi ama bir o kadar da duygusal olduk. Odağımızı işten içe çevirdik. Hassaslaştık. İşimizi, çalışanlarımızı daha doğru, verimli ve sorumlu şekilde kullanmayı öğreniyoruz. Bir tür hayat optimizasyonu yapıyoruz hepimiz. Daha çok değil ama daha iyi insanlarla ilerlemek, daha doğru işler yapmaya devam etmek istiyorum. Peşinden ‘I MEAN IT’ diyebileceğim işler.

 

Bu yazı ilk kez Campaign Türkiye’nin 111. sayısında yayımlandı.

Bunları da beğenebilirsin

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.