Yaşasın alışveriş!

Yaşasın alışveriş!

Alışveriş yapma şeklimiz, nereden ve nasıl yaptığımız değişiyor. Perakende sektörü beklentiler doğrultusunda yeni ürün ve servislerle karşımıza çıkıyor. Belki de süreçte değişmeyen tek şey var, alışverişi çok sevmemiz!

İnsanların ihtiyaçları, hayata bakışları ve büyük ölçekte toplum değiştikçe ticaret ve yapılış şekli de etkileniyor. Günlük işleri bildikleri gibi sürdürme konusunda direnen sistemler, “artık şimdiyi kurtarmak yetmez, geleceğe dayanıklı marka olmak gerek” diyen otoriteler, “Çin mi büyük Amerika mı?” soruları, global ve lokalde her şeyin sürekli ve çok hızlı değişme halini yaşarken anlamaya ve anlamlandırmaya çalışmak itiraf edelim ki oldukça kafa karıştırıcı. Bu karışıklığı öngörüye çevirmek sektörü ve her zamanki gibi insanları anlamaktan, etkilendikleri trendlerin, zamanında İpek Yolu üzerinde sayısız tüccara, amansız pazarlıklara, çeşit çeşit ürüne tanık olmuş bu coğrafyaya uygunluklarını sorgulamaktan geçiyor.

Perakende öldü. Yaşasın yeni perakende!

Perakendenin son yıllarını değerlendirdiğimizde, oyunun kurallarını değiştiren oyuncuların katkısıyla, başka sektörlerden sistematik olarak alıştığımız “öldü – dirildi” senaryolarından payını aldığını görüyoruz. İlk başta “mağazalar bir bir kapanacak, her şey dijitale kayıyor” yaklaşımı yerini “e-ticaret menşeili markalar da konsept mağazalar açıyor”a bıraktı. Bunun nedeni ise daha az sayıda, doğru lokasyondaki mağazaların varlığının, hiç mağaza olmamasından daha etkili olduğunun ortaya çıkması. Peki bu yaklaşımın altında ne var? Eski alışkanlıklarımız ve en temelde insan olmamız. Bazı kategori ve ürünlerde e-ticaretten alışık olduğumuz görme duyumuz karar verme aşamasında yeterli olmuyor, kimi zaman ürün hakkında yeteri kadar bilgiye ulaşılamıyor, günün sonunda da satın alma sürecinde vazgeçiyoruz. “Aslını göreyim, dokunayım” durumu, kafalarda “üstümde hayal ettiğim gibi görünecek mi?” kaygıları, hatta “bu site güvenilir mi?” soruları hala mevcut. Bu noktada ister fiziksel mağazacılık olsun ister dijital odaklı bir start-up, tek bir alanı sahiplenmenin yeterli olmadığı bir dünyada yaşadığımız çok açık.

Yaşasın bizi bizden daha iyi tanıyanlar!

Sizin hakkınızda en çok kim bilgi sahibi bir düşünelim. En yakın arkadaşınız mı? Aileniz mi? Cevap tabii ki ikisi de değil. Verinize ulaşan, onu en anlamlı biçimde işleyen kimse sizi en iyi tanıyan o. Gece uyandığınızı Facebook biliyor, kimseye söylemediğiniz ama araştırmaktan da kendinizi alıkoyamadığınız sırrınızı Google… Bir mağazaya girdiğinizde başka bir ürünü seçme ya da kendisinden satın almayı tercih etme ihtimalinizi ise Amazon. Durum öyle ki sağlığınızı bile markalar sizden daha iyi ve yakından takip ediyor. Örneğin Amerika menşeili Care/of, gönüllü olarak verdiğiniz verinize bakarak size özel vitamin kitleri hazırlıyor. Eve misafir gelince ve normalde ne aldığınızı marka sadakat kartınız biliyor. Herkes sizi daha yakından tanımak ve mümkün olan tüm veri noktalarını birbirine bağlayıp size en uygun ürünü en etkili zamanda, en çarpıcı teklifle sunmak, sizi sizden daha iyi tanımak için yarış halinde. Bu yarış tırmanarak devam edecek.

Yaşasın içinde “Biz” gibi hissettiğimiz mağazalar!

Dijital dünyada her şeyin hızlı, kaliteli, kolay ulaşılır ve iyi fiyata olmasına alıştık, fiziksel ortamlardan da aynısını bekliyoruz. Üstüne bize sadece ürün satmalarını değil bir deneyim sunmalarını, bizim değerlerimiz ve bakış açımızla paralel bir anlayışa sahip olmalarını, kısacası Nasıl isek ona uygun olmalarını bekliyoruz. %80’imiz marka tarafından sunulan deneyimin en az sunulan ürün kadar önemli olduğunu dile getiriyor (Salesforce 2018). İşte tam da bu yüzden deneyimsel mağazaların hakkında sayısız örnekle karşılaşırken buluyoruz kendimizi. Vans’in Londra mağazasındaki kaykay rampası, Ikea’nın pijama partileri, Nike’ın veri odaklı yaklaşımıyla düzenlediği lokasyon bazlı konsept mağaza & ürün portfolyosu oluşturması işte bu yüzden heyecanlandırıyor hepimizi. Daha “biz” gibi hissettiren yerlerde olmaktan, bu alanlarda yine bizim gibi insanlarla etkileşime girip satın alma deneyimi dışında sosyalleşebilmekten, sıra dışı deneyimler yaşamaktan mutlu oluyoruz. Türkiye’de bu anlamda gidilecek yol uzun olsa da, gelişmiş pazarlardaki test & öğrenme süreçleri belli bir noktaya gelip pozitif iş sonuçları arttıkça ve teknolojilere ulaşmak maliyet açısından daha da kolaylaştıkça farklı örnekleri kendimiz deneyimleme fırsatını da daha çok yaşayacağız.

Yaşasın hızımıza yetişen markalar!

Zamanımız az, yapacaklarımız çok, aklımızda tutmaya çalıştıklarımız ise boyumuzu aşıyor. Durum böyle olunca da sırada beklemek, cebimizdeki bozuk parayı bulmaya çalışmak bile yorucu hale geliyor. Artık alışveriş yaparken canımızı hiçbir şey sıkmasın, bizi yormasın istiyoruz. Bunun bilincinde olan ve teknolojik çözümleri hızlıca, insanların ihtiyaçları doğrultusunda hayatlarına sokan markalar yarışı önde götürüyor. Bu markaların başında AI teknolojisine büyük yatırım yapan Alibaba geliyor. Markanın bünyesinde yer alan Hema mağazalarında insanlar ürünleri Hema uygulaması üzerinden tarayıp bilgilere ve tariflere ulaşabiliyor. Kişinin alışveriş geçmişi zaten uygulamada kayıtlı olduğu için bir sonraki sipariş çok daha hızlı gerçekleşebiliyor. Kasaya geldiğinizde ise tabii ki AliPay’le ödeyebilme seçeneğiniz olduğu gibi bazı mağazalarda yüzünüzü tarayarak da ödemenizi gerçekleştirebiliyorsunuz. Eğer ürünleri taşımakla uğraşmak istemezseniz, seçiminizi yapıp 30 dakikada evinize teslim edilmesini sağlayabiliyorsunuz. Şu an için Amazon ve hepsiburada gibi e-ticaret markaları aynı gün teslimat sağlayarak; Migros JetKasa’lar alışverişi kolaylaştırarak; Starbucks uygulaması kahvemize zahmetsizce ulaşmamızı sağlayarak hız beklentimize karşılık verse de, yenilikçi yaklaşımlar özelinde ülke olarak isteklerimiz de beklentilerimiz de çok.

Yaşasın hayatımızı kolaylaştıran robotlar!

İtiraf edelim, bazı konuları robotlarla konuşmak, insanlarla konuşmaktan daha kolay. Üstelik bazı durumlarda onlar bizden çok daha hızlı ve etkili cevaplar verebiliyorlar. Örneğin market zinciri olan Whole Foods’ta dolaşıyorsunuz, aklınızdan “akşam yemeği için yine mi aynı şeyi yapacağım?” dediğiniz anda aklınıza, Facebook Messenger’daki Whole Foods Bot’u geliyor. Bot’a emojilerle almayı düşündüğünüz malzemeleri anlattığınızda birbirinden iştah açıcı tarife anında ulaşıp seçim yapabiliyorsunuz. Yemeği yaptınız, afiyetle yerken yeni kazağınız mı lekelendi? O zaman da Alexa’ya “Tide’ı aç” komutunu verip Tide’tan tam 200 leke çıkarma önerisiyle sorununuzu çözüyorsunuz. İşte bu kadar basit!

Yaşasın deneyimsel sadakat!

Cüzdanınıza baktınız, birçok markanın farklı sadakat kartı var ya da cep telefonunuza sürekli mesaj geliyor. Hep aynı indirim mesajları, satış avantajlarıyla karşılaşıyorsunuz, haklı olarak çok da ilginizi çekmiyor. Çünkü tıpkı mağazalar gibi, sadakat programlarının da deneyim odaklı hale gelmesini, bize bir şeyler katmasını istiyoruz. Örneğin; North Face’in müşterilerine sunduğu VIPeak sadakat programıyla puanları biriktirip North Face’in özel bir etkinliğine katılmak ya da Himalayalar’da kamp gibi sıra dışı bir tura çıkmaya kim hayır diyebilir ki?

Perakende hiç olmadığı kadar heyecanlı bir döneme giriyor. Şimdi her anlamda eski iş yapış şekillerini bırakıp yeni yaratıcı fikirlerle insanlarla bağı güçlendirme, problem çözme, hayatı kolaylaştırma ve deneyim odaklı olma zaman ancak öncesinde bir küçük alışverişe ne dersiniz?

Bengü Çimendağ
Geometry Istanbul Head of Strategy

Bu yazı Campaign Türkiye 93. sayısında yayınlanmıştır.

Bunları da beğenebilirsin

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.