Sonunu düşünen kahraman olamaz

Disney kahramanlarıyla büyüdüm. Kahramanın yolculuğunu ilk onlardan öğrendim herhalde. Hala t-shirtlerimde, gömleklerimde bana eşlik etmeleri tesadüf olamaz. Ben yaş aldıkça kahramanlar da olgunlaşmaya başladı. Tek kahraman dönemi, yerini takımlara bıraktı ama bazı şeyler hiç değişmedi. Kahramanların inandığı değerler, çıktıkları maceralar, her yolculuğa başlamadan önce karşı çıkışlar, mağlubiyetler, kendini geliştirmeler, başladığı noktadan farklı bir kişi olarak geri dönmeler… Ben hikayeleri bir yaratıcının, yaratmakla olan savaşına benzetiyorum. Her boş beyaz sayfada karşıma çıkıyor. Çoğu zaman hikaye kendini yazıyor. Bizleri araç olarak kullanıyor. O yüzden sürece güveniyorum. Her seferinde o hikaye bizi beklemediğimiz, planlayamadığımız bir yere götürüyor. Bazen hikayenin sonunu baştan bilmek isteyenlerle yolculuğa çıkmak zor olsa da her seferinde iyi ki çıkmışız bu yola dediğimi fark ediyorum yıllar geçtikçe. 

Yolda öğrendiklerim var elbette. Mesela araştırmalar… Yol göstereni var, maceraya ket vuranı da. Gel gör ki eğer örümcek adam ağ atacaksa dünyanın araştırmasını da yapsan yine ne yapacak edecek ağ atacak o adam. Orada kahramanın kendini bilmesi ve kendi yolunu açması önem kazanıyor. Hani her toplantıda bu hikayeye şunun logosunu da koysak olur diye yorumlar duyuyoruz ya, bence hikayeyi başlatan brief’ler için de bu geçerli. Bazen aynı brief’i o kadar çok duyuyoruz ki ‘nerede o eski kahramanlar, kendini ayrıştıranlar’ dememek elde değil. 

Ben ajansın rolünü Miyagi San gibi görüyorum bu hikaye yolculuğunda. Mentor olarak kahramanı bir yolcuğa hazırlıyorsun. Brief sırasında sorduğun sorularla, parlat – cilala seanslarıyla gerçek kavgaya hazırlıyorsun çoğu zaman bir markayı ama bunun için çok şeffaf bir ilişki gerekiyor. Kimsenin birbirini sorgulamadığı, tam güvendiği ve devam ettiği bir ilişki. Kimi zaman kırılmalar, yorgunluklar olmuyor mu? Elbette oluyor ama sonuç tüm sürecin yorucu izlerini siliyor. Gelişmiş olarak çıkıyor herkes o maceradan. 

Bir hikaye anlattıktan sonra eğer marka gelişmiyorsa, insanların kafasında farklılaşmıyorsa geri kalan her şey teoride kalıyor kanımca. İyi bir hikayeyle, kötü anlatılmış bir hikayeye aynı zamanı harcıyorsun. Zanaat devreye giriyor bu noktada. Aynı fikre farklı nefes getirecek farklı insanlar var. Inarritu ile Spielberg’in aynı hikayeyi çok farklı anlatması gibi iki farklı ajans aynı hikayeyi bambaşka ele alabilir. O yüzden yıllar önce bir yönetmenden öğrendiğim bir tekniği uygulamaya özen gösteriyorum. Filmi çekmeden, filmi çekme. Çünkü eğer filmi çekmeden çekersen sette karşına çıkacak sihrin oluşmasına izin vermemiş olursun. Sophia Loren’in bakışını yazamazsın ama yaşarsın. 

Yaşayan hikayelere takılıyorum o yüzden ben bu aralar. Kağıt üzerinde değil, hayatın içinde yaşayan hikayelere… Her markanın, her kahramanın aynılaştığı dünyada kendi gibi olma cesareti gösterenlere yoğunlaşıyorum ve neyi fark ettim biliyor musunuz? Kimileri başrol için yaratılmış, kimileri ise kahraman olmaktan korkuyor. Bugün kahraman olmaktan korkarak bir markanın büyümesi, gelişmesi söz konusu değil. Greta’ların Atlas’ların (Bkz. Türk iklim aktivisti) gezegen “B” yok diyerek dünyayı sorguladığı bir dünyada suya sabuna dokunmadan kahramanlıktan bahsedemez hiçbir marka.  

Aldığımız hikaye brief’lerinde eksikliği tam da bu noktada yaşıyoruz. Çatışma olmadan hikaye olmadığını hepimiz biliyoruz. Çatışmaya hazır bir kahraman olmadan da inandırıcı bir hikaye anlatmak çok mümkün olmuyor. Sezonun en konuşulan hikayelerine ilham veren bir kahraman olmak için kahramanca davranmak gerekiyor. Boğaziçi Üniversitesi’nde reklam yazarlığı dersi alan öğrencilerime hep anlattığım bir örnek var. Bir kız ile bir erkeğin öpüşmesi hikaye değildir. Öpüşürken kapı açılıp, baba eve girince kızın ve erkeğin yaptıkları hikaye olabilir. O hikayenin ne olacağına kahramanlar karar verir. Özgün bir hikaye akıllarda kalmayı güçlendirecektir. Beklendik bir hikayeyse belki toplantı odalarını rahat ettirecektir ama yaşamda kolay kolay yer edinemeyecektir. 

O yüzden bir hikayede ilk aradığım şey cesaret. Kendi olmaya cesaret eden başkalarını değil kendini mutlu etmeye kararlı bir kahramanı kimse tutamaz. O yüzden ya kahraman olursun ya da birisinin hikayesinde yan rol. Hepimiz bir başkasının hikayesinde kötü karakteriz. Çok da dert etmemek lazım. Kahraman olmak istiyorsak neyi değiştirmeye karar verdiğimiz konusunda en azından kendimize dürüst olmamız lazım. Hayat başkasının hikâyesini yaşayacak kadar uzun değil. Hem onlar için seyirci olmak var. Ben yine de derim ki parlat, cilala. Sonunu düşünen kahraman olamaz ne de olsa. 

Sami Basut

AKQA İstanbul Executive Creative Director, WPP Chief Entertainment Officer

 

 

 

Bu yazı ilk kez Campaign Türkiye’nin 117. sayısında yayımlanmıştır.

Bunları da beğenebilirsin

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.