Özgün içerikler geliştirilmiyor

İletken kuşaklar ve milenyumla birlikte sosyal yaşamı domine eden kopuş jenerasyonu yani gençler… Böyle başlayalım.

Cumhuriyet sonrası yaşayan tüm kuşaklar “iletken kuşaklar” idi. Bu kuşaklar  geçmişten bugüne tüm değer ve birikimlerimizi belirledi. Karakterimizi, sosyal kimliklerimizi bugüne taşıdı. Yüz yıla yaklaşan bu süreç bir “değerler zinciri” oluşturmuştu. Şimdi öyle değil. Dijital evrenin devreye girmesiyle tüm gençler yüzlerce ‘dijital mentor’un sunduğu içeriklerle kendilerini geliştiriyor, evrensel yepyeni değerler ve öğretilerle zenginleşiyor. Hani büyüklerin genç kuşakla olan çatışmalarından bahseder dururuz ya, aslında toplum gençlerle değil, bu yeni ve küresel düzenle çatışıyor, onu anlamakta zorlanıyor. Duymuyor bile… Haliyle bu da ciddi bir kopuşu ve güvensizliği artırıyor.

Sürekli derinleşen muhalif dijital içerikle Dünyada ve bilhassa Türkiye’deki çok boyutlu sancıların oluşturduğu gündemler trafiği de insanımızın tüm önceliğini ‘siyasete’ odaklıyor çünkü yaşam dinamiklerinin sorumlusu her alanda “siyaset” olarak görülüyor. Kısacası, siyaset artık gündelik hayatımızı direkt etkileyen bir konumda. Kısacası, siyaset artık gündelik hayatımızın olmazsa olmaz bir parçası.

Şimdi karar zamanı ve böylesi bir ortamda siyasi partiler de haklı olarak seçmenle arasında sağlam bir bağ kurabilmek için çalışıyor. Mecraların ve siyasi figürlerin çeşitlendiği, özgün söylemler oluşturabilmenin iyice zorlaştığı ve zıt kutuplarda haklılık savaşı veren fikir ve düşüncelerin birbirine üstünlük sağlamaya çalıştığı bu ortamda özellikle “genç seçmen ve siyaset” önemli bir seçime hazırlanıyor. Haliyle siyasi partiler de genç seçmen kitlesine dönük ciddi çalışmalar içinde. Gözlemlediğim kadarıyla genç nüfus, öncelikle kendilerine güvenilmesini istiyor. Maddi ve manevi olarak korunup kollandıklarını hissetmek istiyor. Özgürce yaşayabilmek ve fırsatları eşit şartlarda değerlendireceğine ikna olmak istiyor. Kendi ülkesinde, özgüven içinde gelişip rekabet edebileceğini bilmek istiyor. Sanırım bu çıktılar, iletişimin sac ayaklarını oluşturuyor. Sadece siyaset değil, hayatın her alanında.

Mevcut siyasi ortamda nasıl bir iletişim yolu benimsenmesi gerektiğini gerçekleştirdiğimiz bir kampanya ile anlatmaya çalışacağım. İşin strateji ve tekniğinden ziyade somut ve yaşanmış örnekler üzerinden ilerlemenin daha doğru olacağını düşünüyorum. İletişim stratejilerimiz için öncelikle temel başlıklardan oluşan bir omurga oluşturduk. Kampanyamızı; Fikrinde TAZE ve yenilikçi, Tüm mecralarda DİNAMİK yani genç ve üretken, VİZYONER ve somut, UMUT dolu ve UMUT veren olarak belirledik.

Sonraki adımımız ise “farklılaşmak” adına geliştirdiğimiz modeldi. Burada da yukarıda belirlediğimiz değerleri kapsayan, kavgacı siyaset gündeminden ayrışan, rahat bir nefes almak isteyen insanımıza, sivil ve birey odaklı bir iletişim dili geliştirdik. Umudu, dinamizmi ve gençliğimizin verdiği birliktelik ruhunu sergileyecek bütüncül bir konsept geliştirdik. Sloganımız, “Genel Başkanımız Meral Akşener”in sözü olan “#AzKaldı” olarak belirlendi. Burada #AzKaldı cümleciği aslında tazeliği, dinamizmi ve umudu temsil ederken, seçim için kalan zamanı da diri tutuyor, geri sayımı başlatıyor.

Bir sonraki aşama olarak İYİ Parti genel sekreterliği bünyesinde profesyonellerden oluşan bir operasyon takımı kurmak oldu. Gerçekleşecek olan kampanyanın tüm medya ve prodüksiyon eklemlerini oluşturduk. TV, Outdoor ve dijital medya erişimlerini hesapladık. Kapsamlı bir basın iletişim programı planladık.  Tüm parti projelerini de azkaldi.org sitesi altında topladık. Bu sinerji, kampanyanın çok başarılı olmasını sağladı. #AzKaldı kampanyasının özellikle seçmen kitlelerden, siyaset medyasından ve kanaat önderlerinden aldığı “pozitif” geri dönüşler, İYİ Parti web sitesine gelen ziyaretçi sayılarındaki büyük artış bu başarıyı tescilledi diyebiliriz.

Sonuç olarak yapacağınız iletişimde; “karakteristik özelliklerinizin bütüncül ve dinamik biçimde tasarlanması, somut kazanıma odaklanması ve bunun zamanla çeşitlenerek sürdürülebilirliğinin sağlanması…” Bu, kesin olarak başarı sağlıyor. Ayrıca, önyargılara yenilmemek, toplum hassasiyetlerini iyi damıtabilmek ve mutlaka odağına “insanı ve onun yaşamını” almak önemli. Bilhassa bu dönemde; “siyaset üstü bir kararlılıkla toplumun yarınlarına odaklanarak, iktisadi sosyal faydayı onlara somut olarak sunabilen bir iletişim dilinin” zamanın ruhuna uygun olduğunu düşünüyorum.

Toplumdaki tüm seçmen bireylerin, kendi ülkesinin yönetiminde ne derece önem arz ettiğini bireysel olarak hissetmesi ve bu sorumluluk ruhuyla hareket edebilmesi için sizlerden, politikalarınızdan, değer ve hassasiyetlerinizden, çözümlerinizden haberdar olabilmesi hayati derecede önemli. Sizin karakteristik ve siyasi yapınızı değerlendirebilmesi ve buna göre kendi özgür kararını verebilmesi gerekiyor. Ancak profesyonel yolculuğumda öğrendiğim çok önemli bir kavram var: SÜREKLİLİK. Yakın tarihte bu iletişim sürekliliğini sağlayabilen bir siyasi parti olmadığını düşünüyorum. (Şimdi var) Bunun önündeki engelin de süregelen siyasi teamüllerin “taze ve geleceğe dönük” özgür içerikler geliştirememesi ve bunu gelecek kuşaklara aktaramaması yani iletken olamaması olarak görüyorum.  

Özellikle siyasette çok kullanılan bir kelime var: “Konjonktür” işte “zengin İÇERİK geliştirme” bu konjonktürel dalgalanmalarda kırılmamak ve sürekli gelişerek toplumun teveccühünü sürdürülebilir kılmak için gerekli. Bu içeriği doğru sinerjiyle kullandığınız sürece “siyasal iletişim çalışmaları, siyasi başarıya da ciddi katkı sunacaktır…”

Dünyadaki siyasal iletişim uygulamalarının en iyileri”ne Emmanuel Macron ve “En Marche La France” seçim kampanyası ilk aklıma gelen ve stoper bir örnek. Orada da harekete geçiren, üretime ve motivasyona dönük, birlikteliğe çağrı yapan bir dinamizm vardı. Emmanuel Macron’un da “temsil ettiği genç ve dinamik duruş” başarıyı yakalamıştı. 

Tabii yıllar önce Şili’de gerçekleşen referandum ve diktatör Pinochet rejimi karşısında hiç şanslarının olmadığı düşünülen muhalif “HAYIR ( NO )” kampanyası… Korku ve baskıya karşı duran son derece sivil ve pozitif şarkısını kampanyalaştırarak seçimi kazanmış, siyaset iletişimindeki en başarılı ve akademi kürsülerinde de okutulan bir çalışma olmuştu.

Dijital evren, ilk yıllarında senin tercihlerine göre çalışan, sanal gibi görünen ama somut yaşam pratiklerini yönetmene yardımcı olan bir konumdaydı ama şimdi neredeyse seni yöneten bir konuma geldi. Dolayısıyla bu reddedilemez yeni yaşam biçimi içinde “siyaset” de etkin biçimde yer alıyor ve her bir siyasi hamleniz adeta bir ürün/hizmet gibi insanlar tarafından değerlendirmeye tabii tutuluyor. Hemen herkes, tüm o değerlendirmeleri yapabilmek için aynı e-gazeteleri/TV’leri kullanıyor, çoğunlukla aynı “siyaset fenomenlerini” izliyor, Twitter kullanıyorsa hemen hemen aynı takip tercihlerinden de yorum alıyor ve kesin bir kanaate varıyor. Aslında “dijital evrenin” rolü bir nevi Amerikan mahkemelerinin jürisi gibi. Bir siyasi hamle ile ilgili kararı o bireye verdirten aslında bu dijital evrenin mahkeme jürisi, yani “dijital mentorlar”. Birey, jürinin de etkisiyle bir hakime dönüşüyor ve tokmağı yerine sertçe “delete” tuşuna vurarak sizi hayatından rahatlıkla çıkarabiliyor veya “takip listesine” alıyor. Bu ve çoğaltabileceğimiz binlerce örnek üzerinden değerlendirirsek; dijital evrenin diğer ürün ve hizmetlerin tümü üzerinde olduğu gibi “siyasette” ve seçmen kararlarında da ciddi bir etkisi var ama en zor olanı “hızla aynılaşan bu evrende farkındalığı yakalamak ve diri tutabilmek…”

Argün Albayrak

3kişilerloop Kurucu Ortağı ve Yaratıcı Yönetmeni

 

 

 

Bu yazı ilk kez Campaign Türkiye’nin 125. sayısında yayımlanmıştır.

Bunları da beğenebilirsin

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.