Mobilleşmenin negatif yüzü

Uzman Klinik Psikolog, Elpis Psikolojik Danışmanlık Berceste Şeber, dijitalleşen ve mobilleşen dünyanın olumlu yanları yanında biz verdiği zarara da değiniyor. Siz de nomofobik misiniz?

Teknolojik gelişmeler ile birlikte mobilleşme kavramı 19. yüzyıldan itibaren yaygın olarak kullanılmaya başlandı. İlk başlarda, mobil cihazlar yalnızca haberleşmek için kullanılırken her geçen gün daha çok işlevi olan cihazlar haline gelmeye başladı (Kayabaş, 2013). Bilgisayar ve mobil teknolojiler ile birlikte anlık mesajlaşmalar, sosyal medya uygulamaları, çevrimiçi oyunlar, bloglar insanlar arasındaki iletişim kanallarını oldukça arttırdı. Özellikle akıllı telefonlar bilgi paylaşma, sohbet etme, bilgiye erişme, müzik dinleme, oyun oynama, alışveriş yapma gibi ihtiyaçların hepsini çok kolay bir şekilde sağladığı için insanların günlük yaşantısının ayrılmaz bir parçası haline geldi. COVID-19 salgını ile birlikte ise mobilleşmenin merkeze oturduğu bir düzene geçilmeye başlandı.

Mobilleşen dünyada, akıllı telefonların insanların hayatlarını kolaylaştıran bir çok olumlu etkisi olduğu görülmektedir. Özellikle COVID-19 döneminde mobilleşmenin günümüz şartlarına adaptasyonu sağlamak için gittikçe arttığı ve bir trend haline geldiği apaçık ortadadır. Bu dönemde, mobil telefonlar öğrenciler için sınıf haline, çalışanlar için ofise ve sosyalleşmek isteyenler için bireysel görüşme alanlarına dönüştü.

Her ne kadar mobilleşmenin olumlu etkileri olsa da kişileri psikolojik, sosyal ve fizyolojik açılardan birçok yönde olumsuz etkilediği tespit edilmiş (Barber ve Santuzzi, 2015). İş dünyası üzerinden ele aldığımızda mobilleşme ile birlikte çalışma saatlerinin belirsiz olmaya başladığı, çalışanların iş ve yaşam dengesini kurma konusunda problemler yaşadığı gözlemlenmekte (Demerouti ve ark., 2014). Akşam salonda oturup televizyon izlediğinizi ve yoğun bir günün ardından rahatça vakit geçirirken bir anda telefonunuza iş ile ilgili e-posta geldiğini hayal edin. O anda cevap mı verirsiniz; yoksa bir sonraki günü mü beklersiniz? Kimisinin odağı izlediği şeyden kaybolur ve gelen o e-postaya odaklanıp anında cevap verir. Kimisi ise mesai saatleri dışında olduğu için o e-postayı görmemiş gibi yapar ve bir sonraki gün cevap vermeyi düşünür. Bu örnek üzerinden bakıldığında, iş ile ilgili maillere veya mesajlara çok hızlı cevap verme ihtiyacı hisseden çalışanların yüksek seviyede ‘telebaskı (telepressure)’ deneyimlediği tespit edilmiş (Barber ve Santuzzi, 2015). Amerika’da yapılan araştırmaya göre; çalışanların %44’ü tatildeyken düzenli olarak e-postalarını kontrol ederken %54’ü ise evde hasta yatarken e-postalarını kontrol edip cevap vermekteler (Amerikan Psikoloji Birliği, 2013).

İş yerinde telebaskı yeni yeni konuşulmaya başlanan ve üzerine çalışılan bir konu olarak görülüyor. İş yerinde telebaskı, iş ile alakalı mesajlar ile meşgul olmak ve bu mesajlara hızlı şekilde cevap verme dürtüsü olarak tanımlanmakta (Barber ve Santuzzi, 2015). Katı kurallar gibi dışsal faktörlerin telebaskının fonksiyonu olabilmesinin yanı sıra düşük kendilik kontrolü, işkoliklik gibi içsel faktörler da telebaskıya sebep olabilir. Mesai saatleri sonrası işe bağlı akıllı telefonunu çok fazla kullanan çalışanlar devamlı bir mesaj gelme ihtimalinden dolayı alarmda oldukları için mental olarak da çok meşgul olurlar (Derks ve ark., 2014). Kimisi mesai dışında da olsa e-postaların cevapsız bırakılmasını bir başarısızlık veya doğru olmayan bir iş davranışı olarak görmekte. İş saatleri dışında kendilerine ayıracakları zamana odaklanamadıkları için zihinleri hep iş ile doludur, psikolojik olarak kendilerini rahat hissetmezler, özel yaşamlarında mutluluk seviyeleri azalır ve bu aynı zamanda iş performanslarına da negatif olarak yansır.

Akıllı telefonlar günlük yaşantının vazgeçilmez bir parçası olmak ile birlikte her an kontrol etmek istenen bir cihaz haline gelmeye başlamıştır. Bu kontrol ihtiyacının temeli ise alışkanlıklardan kaynaklanmakta ve süreç içerisinde bu alışkanlıklar davranışsal bağımlılık türü olarak da ortaya çıkabilmekte. (Lee ve ark., 2014). Peki bu alışkanlığın zarar veren boyuta ulaştığı nasıl anlaşılır? Eğer kişi sıkıldığında o his ile baş etmek için tek çözümü telefondan buluyorsa, zamanının çoğunu onunla geçiriyorsa, telefonu elinde veya yakınında değilken kendini kaygılı hissediyorsa o zaman akıllı telefon kullanımının bir bağımlılık olabileceği üzerine durulabilir. Buna ek olarak, insanların akıllı telefonlarından ayrı kalamadıkları, ayrı kaldıklarında yüksek seviyede kaygı hissettikleri, bu kaygının günlük hayatlarının işlevselliğini bozduğu ruh hali ‘nomofobi’ olarak tanımlanmakta (Kaplan, Akıllı ve Gezgin, 2016). Mobilleşmenin kötü kullanımının veya mobil bağımlılığın kişilerde kaygı seviyesini yükselmesinin yanı sıra mental sağlığa birçok açıdan negatif etkisi bulunmaktadır. Uyku bozukluğu, dikkat dağınıklığı düşük özgüven, unutkanlık ve depresyon gibi psikolojik rahatsızlıklar başlıca örnekler arasında bulunmakta (Kwon ve ark., 2013). Bunların yanı sıra, iletişim problemleri de oldukça sık görülen negatif etkiler arasında. İnsanlar sosyal medya aracılığıyla farklı bir benlik yansıtmakta ve sanal olarak kurdukları iletişim yüz yüze kurulan iletişim becerilerini belli oranda zayıflatmakta (Kayabaş, 2013). Bu da gösteriyor ki insanlar her geçen gün mekanik bir yöne çekiliyor.

Mobilleşmenin hayatımıza kattığı olumlu yönlere bakarken olumsuz taraf larını da fark etmeye ve buna yönelik adımlar atmaya ihtiyacımız var. Akıllı telefon kullanımımıza bir sınır koymak ve eğer sınır koyamıyorsak bununla ilgili uzmanlardan destek almak anda kalmayı, iş ve özel yaşam dengesini korumayı, yapılan aktivitelerin işlevselliğini ve kişilerin yaşam kalitesini arttıracaktır.

Berceste Şeber

Uzman Klinik Psikolog, Elpis Psikolojik Danışmanlık

 

 

 

 

Bu yazı ilk kez Campaign Türkiye’nin 105. sayısında yayımlandı.

Bunları da beğenebilirsin

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.