Keşif: Osman Yazıcı

83. sayımızın Keşif sayfalarının konuğu sanatçı Osman Yazıcı oldu.

Keşif: Osman Yazıcı

1989 yılında Trabzon’da doğan Osman Yazıcı, 2017 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Film Tasarım ve Yönetmenliği Bölümü’nden mezun oldu. 2012’den bu yana 7 kısa film, 1 deneysel ve 1 belgesel filmin yönetmenliğini yapmanın dışında reklam filmlerinde yönetmen yardımcısı olarak çalıştı. Uluslararası festivallerde birçok ödül kazanan Osman, şimdilerde İstanbul’da yaşıyor ve ilk uzun metrajlı filmini geliştirmeye devam ediyor.

Tam olarak neler yapıyorsunuz, biraz anlatır mısınız?

Dokuz Eylül Güzel Sanatlar Fakültesi Film Tasarım ve Yönetmenlik bölümünden, 2016 yılında mezun oldum. Okul hayatımda 6 tane kısa film çektim. Aralıksız 7 yıldır her yıl bir kısa bir film olmak üzere film çekiyorum. Okul bittikten sonra, sektörde çalışmak yerine kendi filmlerimi çekmeye devam etmek istedim. 2017 yılının sonlarına doğru, Kültür Bakanlığı ve Eğitim Bakanlığı destekli yeni bir kısa film daha çektim. Tüm bunların yanında, her sinemacının hayali olan uzun metraj filmime hazırlanıyorum. Bağımsız sinemanın yanında, TV reklam yönetmenliği istiyorum. Sektör oyuncularıyla iş birliği yapıp bağımsız sinema üzerine Türkiye sinemasına katkı sağlamak ve dertlerimizi tüm dünyaya anlatmak istiyorum. Hikayelerimizin evrensel olduğunu düşünüyorum. Bu konuda sadece özgüven ve cesaret sorunlarının üstüne gitmemiz gerekiyor.

Toplumsal gerçekçi bir sinema anlayışınız olduğunu, işlerindeki karakterlerin “bizden” olduğunu söylüyorsunuz. Peki bu karakterlerin ve filmlerinin hikayeleri nereden geliyor?

Yaptığım filmlerde ve yazdığım hikayelerde genel itibarıyla sıradan insanların öyküsünü anlattım. Basit şekilde, hikayelerim ve karakterlerim genellikle yaşadığım ve gözlemlediğim gerçek olaylardan çıkıyor. Ben taşra çocuğuyum, ailem ve beni ben yapan tüm öğeler köyümde benim zihnime kazındı. Toplumsal gerçekçi sinema anlayışını benimsemenin birçok sebebinden birisi de geleneksel bir yaşantıdan dönüşüm geçirmiş olmam. Geleneksel bir evrimle hayatını yaşamış, taşrada büyümüş ve daha sonra modernist bir hayata geçmiş insanların geçmişle olan bağlarını unutma ve dönüştürme çabaları benim karakterlerimin bir özelliği. Modern hayatın geçmişle olan bağının hiç kopmadığı bir dünyada yaşamak zorundayız. Modern hayatın geçmişle olan bağını ölçüp tartmak, sosyolojik açıdan modern toplumda yaşayan insanların ilişkilerini irdelemek gerekiyor. Aynı şekilde, büyük şehirde yaşayan ve daha sonra taşraya dönen insanların geleneksel toplumda yeniden var olma çabaları da benim karakterlerimin özelliklerinden. Tam da bu noktada gözlemlediğim karakterlerim, sıradan insanlar olmalarına rağmen geçmişleriyle sorunları olan ve bu sorunların üstesinden gelmeye çalışan kişiler oluyor. Bulunduğu yer neresi olursa olsun, ister taşrada ister büyük şehirde aynı sistemin parçası olan insanlar benim dikkatimi çekiyor. Çoğunlukla yaşanmış, gerçekleşmiş bir olayı kendi kurduğum dünyayla birleştiriyorum. Hikayelerimi oluşturan karakterler, hepimizin görmeye aşina olduğu meslekleri yapan, aynı toplumsal problemlerin etrafında dönen, geçmişiyle hesaplaşma çabasında olup geleceğini endişeyle kurmaya çalışan, yaptığı en iyi işe sarılan ve onun üzerinden prim yapmaya çalışan, mutluluk ve mutsuzluk yaşayan karakterler. Karakterlerim sistemin içinde kurduğu düzen için başkalaşmış, kendi olmaktan çıkan ve sistemin mekaniği içinde kendine yer bulmak için aslında olmadığı gibi davranan insanlar. Benim hikayelerim sav ve karşı sav yani diyalektiğin kendisinden besleniyor.

Sinemayla tanışmanız ve onu hayatınınız merkezine almanız nasıl oldu? Ya da neden oldu?

Bu benim aslında tüm hayatımı ele alış biçimimin sorusu. 4 yaşımdan beri yaşadığım bir konuşma bozukluğu problemi var ve şu anda bunun % 98’ini yendim. Çok nadir de olsa bunu hala yaşıyorum. Çocuk yaştan beri sosyal hayatımda yaşadığım akran problemi ve sosyal çevremdeki insanların tavırları yüzünden sürekli bir savaş halindeydim. Bu savaş kendi içimde daha çok çaba sarf etmem üstüne beni tetikledi. Kendimi sürekli anlatma çabasına girmeye başladığım dönemlerde, kendimi kanıtlamak için şiir, kompozisyon ve düzyazı makaleler yazmaya başladım. Sinemayla tanışmam 10 yaşımda bir gazete bayisinde çalışırken her gün biriktirdiğim kuponlarla satın aldığım VCD oynatıcı ile başladı. Bu gazete bayisi ayrıca VCD sinema filmleri satıyordu. Ben bu filmleri ödünç alıp her gün kupon biriktirerek satın aldığım oynatıcıda izliyordum. Bunu 10 yaşındaki çocuğun yaptığını hayal edin. Filmlerin kamera arkalarını izliyor ve imreniyordum. Eğer toplumla iletişim kurma sorunları yaşayan bir bireyseniz, gözlem yapma ve algılama biçiminiz diğer insanlardan farklılaşıyor. Bu zamanlarda şiir ve edebiyat ile tanıştım. İletişim kurma sorunlarımın üstüne giderek kendimi geliştirebileceğimi ve hayatı farklı pencerelerden görebildiğimi fark ettim. Bu benim sinemaya olan ilgimi ve onu hayatımın merkezine koymamı sağladı. Aslında bu bilinçli bir koyma edimi değildi. Tamamen buna sürüklendim. Benim filmlerimde iletişim kurma sorunu yaşayan tüm karakterlerim aslında benim çocukluğumdan bu yana yaşadığım iletişim problemlerinin içindeki insanlar, arkadaşlarım. Belki de ifade etmeye çalıştığım şey o zamanlar sustuklarım, söyleyemediklerim. 20’li yaşlarımın başında artık yazdıklarımı çekmek istediğimi anladım. Bu istek ve arzu, dünyayı gözlemlemem, beni sinema yapmaya itti.

Bir sinemacı olarak bu sektörde hedefleriniz neler? Neyi anlatmak ya da değiştirmek istiyorsunuz?

Bu ülkede yaşayan bir birey ve sinema yapan bir yönetmen olarak bu toprakların ve dünyanın problemlerini anlatmak istiyorum. Bizim dertlerimizin evrensel bir temele dayandığını düşünüyorum ve bu sorunların sinema yoluyla üstüne gitmemiz gerekiyor. Sektördeki hedeflerim en azından derdimi anlatabildiğim kadar film yapmak ve bu filmlerle ülkemi temsil edip festivallerde yarışmak. Bunu şimdilik kısa filmlerimle yapabildiğime inanıyorum. Önümde çok uzun bir yol olduğunu farkındayım. Örneğin son filmim İki Elin Arasında’da yaklaşık 150 çocukla birlikte çalıştım. Bu çocukların bazıları topluma göre engelliydi ve bazıları iletişim kurmakta zorlanıyorlardı. Ama onlarla sadece iletişim kurmak onların özgüvenlerini artırdı ve çalıştık. Çağdaşlaşırken bir yandan yaşadığımız sosyolojik problemler ve insanların varoluşsal sıkıntılarını anlatmak, sıradan insanların hikayelerine değinmek ve bunları anlatırken toplumun en alt tabakasına kadar girip onların sesini sinema ile duyurmak istiyorum. Biliyorum ki felsefenin dinamiklerini ve sanatın hacmi büyük anlatım dilini kullanarak toplumsal adalet ve yaşamsal standartlarımızı yükseltecek eleştiriler ile yaşadığımız dünyayı daha güzel hale getirebiliriz. Bunun için sinemanın insanlar üzerindeki etkisini kullanıp bu sorunları bir nebze olsun anlatmak ve değiştirmek istiyorum. Tüm bunların yanında bağımsız film yaparken, TV reklam yönetmenliği de yapmak istiyorum. Bağımsız sinemacıların reklam filmi çekerek hem sektöre yeni bir heyecan getireceğini düşünüyorum hem de markalaşma sürecinde olan markaların yeni sinemacılarla birlikte reklam filmlerindeki sinematografik öğelerle daha da güçlü yol alabilecekleri inancındayım. Tüm bunların yanında son filmim “İki Elin Arasında” için Fongogo.com üzerinden bir kitlesel fonlama hareketi başlattık. Toplanacak bağışlar ile filmimizi dünyadaki festivallerde yarıştırma amacındayız ve filmimizin ulaşabildiği kadar insana ulaşmasını hedefliyoruz.

Türkiye’de sinemacı olmanın iyi ve kötü yanları neler?

Öncelikle sinema eğitimi veren üniversitelerin ilgili bölümlerinin çok fazla yalnız bırakıldığı, ekipman ve müfredat sıkıntısının yaşandığı bir eğitim modeli var. Tüm bu zorlu şartların içinden çıkmayı başarabilirseniz, yani kamera yokken kamera bulup ses kayıt cihazı yokken o cihazı temin edip film yaparsanız birçok tecrübe ediniyorsunuz. Kamu kurum ve kuruluşlarının birçok bürokratik problem sebebiyle size yardım etmemesi, kamu kuruluşlarında bulunan insanların ast-üst sistemine bağlı olduğu için riske girmemesi… Gerçekten sinema sanatından anlamayan insanların size destek veremeyeceği bir sistemin içindeyiz. Tüm bunların yanında bu kurumlarda sanatı seven ve destekleyen insanların varlığı bizi sevindiriyor. Okul hayatımda çektiğim tüm filmlerde birçok zorlukla karşılaştım, bu sorunların üstesinden gelirken değişiyor ve gelişiyorsunuz. Eğer bunun üstesinden gelmeyi başarırsanız sektörde kendinize yer bulmanız çok zor değil. Tüm bunların yanında iyi şeyler bu zorlu şartlardan sonra karşınıza çıkmaya başlıyor. Hikayeleriniz ve siz, durmadan gelişme gösteren bir çiçek gibi açmaya başlıyorsunuz.

 

Bu yazı ilk olarak Campaign Türkiye’nin 83. sayısında yayımlandı.

Bunları da beğenebilirsin

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.