Karmaşayla sadeleşiyoruz

2020’yi en iyi tanımlayan cümlelerden biri. Bunu yalnızca ben söylemiyorum, veriler de söylüyor. Ciddi bir travma yaşadık. Sorular ve sorunlar hiç bilmediğimiz yerlerden geldi. Ne olacak bu memleketin hali sorusu, ne olacak bu dünyanın hali sorusuna dönüştü. Kendimizle bir kahve içip uzun sohbetler ettik. Geçmişte itibar görmemiş kıymetli anları hatırlayıp taçlandırdık. (Pandemide Google’da geçmişle ilgili anahtar kelimeleri arama oranı yüzde 88 artmış, 24 milyona ulaşmış.) Gelecekle ilgili çok düşündük. Havadar, sakin, öz hayatlara taşındık.

Peki şimdi ne olacak? Nerede kalmıştık? Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak mı? Bence 2020 bu sorulara hiçbirimizin doğru yanıtı veremeyeceğini de gösterdi bize. Hep birlikte öyle bir travma yaşadık ki beş dakika sonra neler olacağı ile ilgili hiçbir fikrimizin olamayabileceğini anladık. Yani aslında en temel konu bu: Belirsizlikle yaşamaya hiç olmadığı kadar boyun eğdiğimiz bir dönemden geçtik ve buna alıştık. Belki de bu yüzden hiçbir şey için tek bir yol olmadığı fikrine de alıştık. Alternatiflerle barıştık.

2020’nin iyi taraflarını alıp, kötü taraflarını bir çekmeceye koymak hepimizin arzusu tabii. Bunu yapmaya çalışırsak elimizde neler kalır diye düşündüm.

Dijital dönüşüm. Bu işin kahramanının minik çipler olduğunu düşünüyorduk. Yanılmışız. Daha da minik bir şeymiş. Minik, yeşil, kedi topuna benzeyen bir şey 🙂

Alışverişten, iş yapma biçimimize, eğlenceye, sosyalleşmeye kadar dijital dünyayı fena halde kapımızdan içeri soktuk. Normalleşme başlayınca bazılarının oranında düşme olabilir ama eskiye dönemeyeceğimiz belli. Çünkü fena halde alıştık. Evet birlikte olmanın, fiziksel olarak dokunup seçerek bir şeyler almanın önemini anladık ama bunların her zaman daha pratik bir yolunun da olduğunu deneyimledik. Bu yüzden her ne kadar kapılar açılınca koşup birbirimize sarılacak olsak da bu alışkanlıklarımız bizimle yaşamaya devam edecek. Toplantı yapmak için illa aynı odada olmamıza gerek olmadığını anladık. Bu konuda ayıp edecek bir durumumuz da kalmadı. Çünkü olabildiğini gördük. Orada olmamamız, orada olmadığımız anlamına gelmiyor artık ve bunu herkes bilip normal sayıyor. Özetle eskisinden daha çok uzaktan çalışacağız ve bunu kimse eskisi kadar garipsemeyecek.

Evet, sevdiklerimizle yan yana olmak gibisi yok. Ama eskiden ne yapıyorduk? Görüşemeyince görüşemiyorduk. Artık görüşememenin alternatif yolu da gayet güçlendi ve öğrenildi. Biz görüntülü görüşmeye duygu katabilmeyi yaşayarak öğrendik. Çoğumuzun beş dakikadan fazla yapamadığı bu hasret giderme biçimini saatlere uzattık. Muhtemelen artık hasret kavramı eskiye göre daha arabesk kalacak 🙂 Eğitimler için sabahtan akşama kadar bir odaya doluşup dinlememize gerek yok. Hatta saati de yok bu işin artık. Herkes istediği saatte ekranını açıp eğitimini almaya da alıştı.

Eğitim demişken, her ne kadar bu süreçte çocukların eğitim konusunda en az 4 yıl geriye gittiğini düşünsek ve galiba haklı olsak da bu mevzunun da olumlu yanı var, yok değil. Sanırım ABD’deki bir araştırmaydı. Uzaktan eğitim çocuklar için bilgisayar, telefon, tablet gibi cihazların ifade ettiği kavramları değiştirdi diyordu araştırma. Yani bugüne kadar bu aletlerin çocuklardaki karşılığı oyun, bağımlılık, kaçamak, gizli saklı işler çevirmek iken pandemi döneminde bu cihazlar saygınlık kazandı 🙂 Eğitim, bilgi, öğretmen, ödevler gibi kavramlarla birleşti diyordu araştırma. Kim bilir belki de artık okul gibi sıkıcı ve ciddi bir şeyi çağrıştırdığı için bu cihazlardan nispeten uzaklaşabilirler bile diye ekliyordu. (Annem öğretmen, özür dilerim anne ama ben demiyorum bunu araştırma yazmış 🙂 Yoksa hayat bir okul zaten anneciğim. Okullar harikadır 🙂

Bu süreçte herkes kendiyle bu kadar yüzleşmiş ve hayatın anlamını sorgulamışken tabii ki markalar da bundan payını aldı. “Ben ne için yaşıyorum?”, “Hayatımın anlamı nedir?” sorularının markalardaki karşılığı olan “purpose” konusu derinleşti diyebilirim. Burada şeffaflaşma yönünde ciddi bir trend var. Markalar da kalbinden geçeni söylemek konusunda artık çok daha cesur adımlar atacaktır diye düşünüyorum.

Bir de pandemiyi de normalleştirmeyi başarmışız sanki 🙂 Dans pazarlaması aşırı yükselişte. Belli ki bir noktadan sonra “o zaman dans” deyip geçmişiz 🙂

 

Ayşe Aydın

CCO, Publicis Group Türkiye

 

Bu yazı ilk kez Campaign Türkiye’nin 108. sayısında yayımlandı.

Bunları da beğenebilirsin

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.