Karantina ve şeytanın avukatları

Grey London Yaratıcı Yönetmeni Sam Haynes, pandeminin hayatının her alanına getirdiği değişimlerden sonra neden eskisi gibi olamayacağını anlatıyor.

Kuzey Kutup Dairesi’ndeyim. 100 feet yükselikte sallanan bir arabaya bakıyorum. Dünya bir pandeminin pençesinde, bir yıldır karantinada home-office çalışıyordum ve şimdi Kuzey Kutup Dairesi’nde bir Volvo çekimindeyim. Kıçım donuyor, tamamen uygunsuz ayakkabılar giyiyorum, her gün COVID-19 testleri yapılıyor (İsveçli hemşireler nazik değil) ama yıllardır olmadığım kadar mutluyum.

Biliyorum zamanlama oldukça kötü. Küresel bir felaketin ortasında tamamen yeni bir hayata yelken açıyoruz ancak çoğumuz için bu, yeniden değerlendirme fırsatı oldu. Dünya geri dönülmez bir şekilde değişti.

Homer Simpson’ın da söylediği gibi “bu bir krizi yenme fırsatı”. Artık bizim için doğru olmayabilecek eski kalıplara geri dönmemek adına, çalışma şeklimizi değiştirmek için ender bir fırsatımız var. İkiz babası ve bir yaratıcı olarak karantinanın getirdiği tüm zorluklara rağmen bu deneyimden daha iyi bir baba, daha iyi bir kreatif ve genel olarak daha mutlu bir adam olarak çıkacağım. Hâl böyleyken eskisi gibi olamam.

2020’den öncesine gidelim… 2019 yazıydı ve yataktan çıkamıyordum. Uyarı işaretlerini görmeliydim. Her zaman oradaydı, çevremde pusuya yatmış saldırmayı bekliyordu. Depresyon. Black Dog, hipokampüsümü çöplüğe çeviriyor. Gençliğimden beri kendimi bu kadar kötü hissetmemiştim, bir parkta bankta oturmuş akşam ışığında Derwent nehrinin dalgalanmasını seyrederken, Co-codamol’leri mideye indiriyordum. 

Dün iyiydim. [İyi (sıfat): Stresli, endişeli ve mutsuz ama en azından hareket edebiliyorum] Birdenbire Bedford’dan Farringdon’a olan bir buçuk saatlik yolculuğum, Kuzey Kutbu’ndaki çıplak bir yürüyüş gibi olabilir (orada bulunduktan sonra bunu tavsiye etmiyorum). Otobüs. Tren. İnsanlarla dolu bir ofis. Hayır! Hayır! Hayır! Düşünemiyorum bile ama yaratıcı ortağım için adil olmazdı. Bu yüzden, düşünülemez bir şey daha yapmak zorunda kaldım. ‘John’u ara. İşi ara.’ Telefonuma uzun uzun baktım. 

“Hareket edemiyorum, üzgünüm. Yapamam. Sadece yapamam.” diye fısıldadım telefona.

Elbette, hem John hem de İK inanılmaz derecede destekleyiciydi. “Elbette” diyorum ama o zamanlar “elbette” diye bir şey yoktu. Hele ki şeytanın avukatı beyninizde ikamet edip, sizi gerçek bir kanıt olmadan her türlü mantıksız şeye inandırmaya kendini adamışken.

Dışarıdan bakıldığında muhtemelen iyi görünüyordum, peki tüm bunlar birdenbire nereden geldi? Bu telefon görüşmesinin tüm ailemi etkileyecek ve kariyerimi mahvedecek korkunç sonuçları olacağından oldukça emindim. Şeytanın avukatı, işinde çok iyiydi.

Her neyse, sonraki aylarda neler olduğuna çok fazla girmeyeceğim ama söylemeye gerek yok, işe gitmedim. En azından benim için dünya değişmişti ve hayatıma devam etmenin bir yolunu bulmalıydım. Bana ihtiyacı olan bir eşim ve iki çocuğum vardı. İyileşmek zorundaydım.

Böylece hayatımda ilk defa ilaç kullandım. İş yerim aracılığıyla sunulan ücretsiz danışmanlık seanslarına katıldım. Koşuya başladım. Daha iyi yedim ve evet, Dalai Lama’nın ‘Mutluluk Sanatı’ndan, Matt Haig’in ‘Hayatta Kalmak İçin Nedenler’e kadar kişisel gelişim kitaplarını bile araştırdım.

Birkaç ay sonra işe dönme konusunda ihtiyatlı bir şekilde iyimserdim ama içten içe bunun uzun sürmeyeceğini biliyordum. Bir tür köklü değişiklik olması gerekiyordu ancak dünyanın çalışma şeklini değiştiremeyecektim.

Bundan birkaç ay sonra COVID-19 ortaya çıktı.

Hiçbir zaman, depresyondan muzdarip olmanın vakti olmadı fakat aslında depresyon bu zamanlar için beni bir nebze antrenmanlı kılmıştı; sokağa çıkma yasağının getirdiği yeniliklerden sonra beni gelecek zorlu aylara hazırladı. Bu zamana kadar, dünyanın tümüne yansıyan kaygı ve izolasyonla başa çıkmak için ihtiyaç duyulan bazı araçlarla ben zaten silahlanmıştım. Bir anlamda, karantina hastalık iznimin uzantısı haline geldi ve bana işleri yoluna koymam için daha fazla zaman verdi. Sonunda, yine basit şeylerden zevk almaya başladım.

Böylece işimden de çok zevk almaya başladım. Şefkatli ve hırslı yeni patronlar geldi, bu yüzden yıpranmış bir kostüm gibi bu hüzünlü versiyonumu üzerimden atma ve yeniden başlama şansım oldu. Yaptığım işe olan tutkumu yeniden keşfettim, bu da daha iyi çalışmama daha fazla özgüvene ve fırsata yol açtı. Sonunda 1 yıl içerisinde 2 kez terfi aldım. İş dışında ihtiyacım olandan daha fazlasını elde etmemle başlayan bir domino etkisiydi.

Bu benim deneyimim, sizinki muhtemelen oldukça farklı. Fakat eminim ki geçtiğimiz 1,5 yılda hepimiz kendimiz hakkında bir şeyler öğrendik. Biz kimiz, ne istiyoruz ve neye ihtiyacımız var gibi şeyler. Ofise dönerken bu dersleri yanımızda getirelim, böylece sevdiğimiz şeylere tutunabilir ve mutluluğumuzu yavaş yavaş parçalayan şeyleri yeniden düşünebiliriz. Biraz esneklik ve şefkat, yaptığımız işte hepimizi daha iyi hale getirecek. Öyleyse, bazı şeyleri değiştirelim. Bu bizim için krizi yenme fırsatı. Onu boşa harcamayalım.

Sam Haynes

Grey London Yaratıcı Yönetmeni

 

 

 

Bu yazı ilk kez Campaign Türkiye’nin 112. sayısında yayımlanmıştır.

Bunları da beğenebilirsin

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.