Gerçekçi olmayan bir iş temposu

Hayatımızı her açıdan değiştiren salgın, beyaz yakalıların iş hayatlarında önemli bir sınavdan geçmesine neden oluyor. Son derece insani olan kaygılarını unutmaya çalışarak her yeni güne hem adapte hem de motive olarak başlamaya çalışıyorlar. Geleceğe dair belirsizliğin azalmayarak devam etmesi, işverenler ve çalışanlar için farklı açılardan endişe yaratıyor. Normal zamanlarda diğer kurumlara da ilham veren dünyanın en büyük markalarının çalışma düzenlerine dair aldığı kısa vadeli kararlar da geleceğe dair tatminkar işaretler barındırmıyor. Hiç kimsenin geleceğe dair uzun vadeli ve iddialı konuşmadığını görebiliyoruz. Ofislere yapılmış olan yatırımların üstünü çizecek düzeyde geri dönüşü olmayan kararlar da hepimizi korkutuyor. Tüm CEO’ların birbirlerinin ne kararlar alacağını çok merak ettiklerine eminim. Zira cesaret ve dolayısıyla riskler barındıran kararları henüz duyamadık. Üretim yapan ve hizmet sunan firmaların ofislerinden kısa vadede vazgeçme kararı alabileceğinden de şüpheliyim.

Öte yandan remote çalışmaya alışanlar için de orta vadede oluşacağı konuşulan melez çalışma formülleri hiç çekici ve gerçekçi gelmiyor. Uzaktan çalışma modelinde iletişimin kesintisiz sürmesi, mola, ara, yemek bilmeden her an erişilebilirlik beklentisi yaratmış olması ve bununla birlikte beyaz yakalıların da pandemi döneminde can havliyle bu beklentiyi karşılamış olması gerçekçi olmayan bir iş temposunu “yeni normal” gibi algılamamıza neden oldu. Değişimin bu noktada devam edeceğini ve kendi kültürünü revizyonlarla oluşturacağını ve daha sağlıklı bir düzen yakalayacağını düşünebilir ya da en azından umabiliriz. Mevcut iş yapış şeklimiz çok sürdürülebilir değil çünkü işler psikolojik sorunlarını baskılayan, görmezden gelen, çözümleri pandeminin bitişinden sonrasına erteleyen insanlar tarafından yürütülüyor. Ancak “her şey bitti, haydi normale dönüyoruz” diye bir an olacak mı, bilemiyoruz.

Fiziksel ortam sorunlarından ziyade asıl konunun takım ruhu ile ilgili olduğunu düşünüyorum. Mart 2020’den bugüne, şirketler birer yıl daha yaşlandılar ve reklam ajansları olağan ortalamalarının altında dahi olsa %25-30 oranında personel değişimine uğradı. Yeni katılanlarla eski çalışanların uyum yakalaması, sistemlerin insan ruhuyla birlikte işler hale gelmesi her geçen gün daha zor hale geliyor. Duygusal bağın azalması ise çalışanların profesyonel anlamda önceliklerini ve tercihlerini gözden geçirmesine neden oluyor. 2022’de hemen her ajansın ekibinin yarısının yeni çalışanlardan oluşacağını ve bu yeni ekibin uzaktan takım olup olamayacağını göreceğiz. Burada yöneticilere sorumluluk düşüyor ancak çözüm konusunda yapılacak her şeyin yine uzaktan iletişime dayanması gerçek anlamda bir faydayı zorlaştırıyor.

Artık tüm çalışanlar için önceliğin çalışma ortamı ve arkadaşlıklardan ziyade yapılan işin ne olduğuyla ilgili olacağını düşünüyorum. Eve getirilen işin ne olduğunun, işverenin kim olduğundan daha önemli olacağını söyleyebiliriz. Hangi markaya, hangi projeler için hizmet verildiği, ortaya çıkan işin gücü, değeri çalışanlar için daha önemli bir konu olacaktır. Hangi iş daha değerlidir, hangisi daha az değerlidir konusu kişiden kişiye değişebilir, o nedenle herhangi bir tanımlama yapmadan, çalışanlara yapmak istedikleri işin ne olduğunu sormanın önemli bir adım olacağına inanıyorum. Kârlılık ve şöhret reklam sektörünün bazen birlikte bazen uzak noktalarda yürüdüğü konular. Ajans ve çalışanlarının bu konularda mutabakata varmalarının, uzaktan çalışma dönemindeki motivasyonları açısından son derece önemli olduğuna inanıyorum.

Cenk Gümüşcüoğlu

Creative President & Founding Partner, Karbonat

 

 

 

Bu yazı ilk olarak Campaign Türkiye’nin 109. sayısında yayımlanmıştır.

Bunları da beğenebilirsin

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.