Farklı bir kuşak, farklı beklentiler…

Son dönemde giderek popüler hale gelen, herkesin üzerine kafa yorduğu ve ahkâm kestiği kuşak: Z kuşağı…

Z kuşağı hakkında herkesin hemfikir olduğu nokta, yaşanılan iletişim problemi olsa gerek. Şüphesiz ki Z kuşağının beklentilere ve hayata olan bakışı, tutumları diğer kuşaklara göre çok farklı. Dolayısıyla onlarla iletişim kurmak da daha zor.

Bu kuşak, nesli devraldığı X ve Y kuşakları gibi, sistematik ve otoriteye bağlı yaşamıyor. Dahası, hayatı yaşayış biçimleri “vadesiz ve fırsatçı.” Onlar “hızın” farkındalar ve fırsatları anında değerlendirmek istiyorlar. Bu noktada geçmiş kuşaklara göre en büyük farkın, insan ve emek düzenine dayalı ekonomik sistemin farklılaşması olduğunu düşünüyorum. Diğer kuşağın verdiği “ne kadar fazla çalışırsan, başarırsın” öğüdü, günümüz sisteminde farklı bir noktaya evrilmiş durumda. Günümüzde bilginin artık aritmetik değil, geometrik olarak artış gösterdiği bir dünyadayız. Teknoloji her geçen gün gelişiyor. Bu yüzden de Z kuşağı her şeyi bilme potansiyeline sahip. Dolayısıyla bu kuşak, edindiği bilgiyi çalışmak için değil, “çalışan sistemi yaratmak”, çalışan düzeni inşaa etmek için kullanmanın peşinde. Bunun için de emekten daha çok fırsata değer veriyor. Hızla gelişen ve teknolojiyle birlikte büyüyen Z kuşağı, bu sayede daha girişimci olmaya devam ediyor ve dijital dünyayı her geçen gün daha farklı bir noktaya taşıyor. Gözlemlediğim kadarıyla harekete geçmelerini sağlayan ana motivasyon “inatçılık ve yaratıcılık.”

Bunların yanında nesil, genel olarak fazla bireysel olmakla itham ediliyor. Ben bireysel değil, bireyci olduklarını düşünüyorum. Günümüzde “örgütlenmenin gücünü”, “kişisel etkinin” aldığı bir dünyadayız. Binlerce insanın bir araya gelip yaratamadığı etkiyi bir “tweet” yaratabiliyor. Bu yüzden onları geçmiş toplumsal davranış biçimlerine göre yargılamak yanlış olur. Onların bencil ve apolitik değil, kitleleri etkileyebilecek bireysel güce ulaşmaya çalışan bireyci kişiler olduklarını düşünüyorum.

Y kuşağının tamamlandı ve Z kuşağının başladığı bir dönemde doğmuş birisi olarak, Z kuşağının gerçekten anlaşılmadığını düşünüyorum. Asıl derdin bu nesli anlamak değil, onları çözmek, hatta kontrol edebilmek olduğu kanaatindeyim. Z kuşağının bu “kontrolsüz” hali birileri tarafından bir tehlike olarak görülüyor. Bu kuşakla doğru iletişim kurmak için onlara yalnızca bir seçmen, yalnızca tüketici hissiyatı verilmemeli. Onlara tepeden bakan otoriter tavırlar, bu kuşağı iletişime kapatıyor ve iç dünyalarına kapanmalarına neden oluyor. Bu stratejik iletişim problemi, ünlü markaların reklamlarından, siyasi kampanyalara kadar kendini sıkça tekrarlıyor.

Markalar ve siyasiler bu noktada iletişim için çözümü, “Z kuşağıymış gibi” yapmakta bulmuşa benziyor. Yakın dönemde hazırlanan siyasi kampanyalara ve reklam filmlerine göz attığımızda samimiyetten uzak “biz de sizin gibiyiz, görün artık bizi” diye adeta bağıran kampanyalara maruz kalmaktayız. Bu bana Y kuşağının, X kuşağından aldığı “tanımadığın kişilerden bir şey alma” öğüdünü çağrıştırıyor. Günümüzdeki büyük markalar ve partiler sanki o “yabancı kişinin” vücut bulmuş hali gibi. Artık Z kuşağıyla sadece aynı mecralarda yer aldığı için övünen markalar var. Gerçekten şaşkınlıkla izliyorum. Bu, birbirinden iletişim anlamında çok uzak bir dede ve torunun aynı masada oturmasına benziyor. Bununla övünmek yerine, ortak bir şeyler paylaşmak gerek.

Z kuşağının en kritik “tercih etme eğilimlerinden biri” ise yukarıdakinin tam aksine, “gerçekliğe ve samimiyete” dayanıyor. Bu nesil, her şeyin “en gerçek, en sansürsüzünün” peşinde.

Fakat bu nesille doğru bir stratejik iletişim kurmak için öncelikle “Z kuşağı stereotipleştirmesinden” kurtulmak gerektiğini düşünüyorum. Elinde tablet, sürekli abur cubur yiyerek dijital mecralarda oyun oynayan ve “hiçbir şey yapmayan, faydasız tip”ten vazgeçip bunun ardındaki gerçek iç görüyü yakalayabilmek, doğru iletişim için çok önemli. Ön yargılardan uzaklaşıp, onların nasıl bir “değer ürettiğini” iyi incelemek, üretilen değerin hangi mecralarda hangi faydayı sağladığını iyi tanımak lazım. Bunun için de onları daha fazla dinlemek, onlarla “tartışabilmek” lazım.

Bir jenerasyon “devrimcisi” Tyler Durden
Fight Club filminin efsanevi karakteri Tyler Durden: “Bizler tarihin ortanca çocuklarıyız. Bir amacımız ya da yerimiz yok, ne büyük savaşı yaşadık ne de büyük buhranı. Bizim savaşımız ruhani bir savaş, en büyük buhranımız hayatlarımız” diyerek adeta bir neslin sonunu bu manifestostoyla ilan ediyor. Tyler Durden karakterinden, markaların ve siyasetçilerin alacağı çok fazla ders var gibi…

Burak Becan

Campaign Türkiye, Editor

 

Bu yazı ilk kez Campaign Türkiye’nin 104. sayısında yayımlandı.

Bunları da beğenebilirsin

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.