“Esas olan sahne aşkıydı, dans buna bir araç oldu”

Dansa ve sahneye adanmış bir hayat… Sanat yönetmeni, koreograf, eğitmen ve sanat aktivisti Beyhan Murphy ile tutkulu olduğu dans ve sahne sanatları üzerine konuştuk.

Beyhan Murphy

Afife, Seyahatname, Şehirorman, Güldestan, Hüsnü Aşk’a Dair, Barbaros gibi prodüksüyonların özgün yazarı ve koreografı Beyhan Murphy, Modern Dans Topluluğu Sanat Yönetmenliği, Devlet Opera ve Balesi Genel Müdür Sanat Danışmanlığı, İstanbul Devlet Opera ve Balesi Başkoreograflığı, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Sahne ve Gösteri Sanatları Yönetmenliği yapmasının dışında dansa ve sahne sanatlarına olan tutkusuyla ilham veren isimlerden…

Burak Becan: Dans ile ilk tanışmanız nasıl oldu?

Beyhan Murphy: 8 yaşında TED Koleji’nde okurken, babam bizi okul çıkışı alırdı. Daha üst sınıfta olan ablamı salı ve perşembe günleri bir saat daha beklerdim. Beklerken Ülkü Sözen’in verdiği bale derslerini pencereden izlemeye başladım. Dans kavramı ile ilk defa bu şekilde tanışmış oldum. Kendisi ilk bale öğretmenimdir. Sonra bu derslere ben de yazıldım ve macera böyle başladı. İlk gördüğüm bale eseri Ankara opera binasında Meriç Sümen ve Oytun Turfanda’nın oynadığı Kuğu Gölü’dür. Ardından Kuğu Bale Stüdyosu’nda Sait Sökmen’in verdiği modern derslerle kafam o tarafa doğru, yani modern dansa doğru döndü ve yurt dışında okuma imkânlarını araştırmaya başladım. Esas olan sahne aşkıydı, dans buna bir araç oldu.

Burak Becan: 1958 yılında İstanbul’da doğup daha sonrasında genç yaşta dansın peşinden Londra’ya gidiyorsunuz. Bize biraz bu serüvenden, dans tutkunuzun nasıl profesyonel kariyerinize dönüştüğünden bahsedebilir misiniz?

Beyhan Murphy: 1970’lerin ortalarında Türkiye’de değil modern dans, bale bile çok az biliniyordu. Dolayısıyla yurt dışına gitmekten başka bir çare yoktu. İngilizce hocam Mr. Camac’ten rica ettim, Londra’da dans okulları araştırsın diye. İki okul bilgisi ile geri döndü bana. Bir tanesi Ballet Rambert, bir tanesi London School of Contemporary Dance idi. Ben ikinciyi tercih ettim. O zamanlar, modern-çağdaş dans merkezleri dünyada iki taneydi: New York ve Londra. Bu okul da Avrupa’da tekti. Biraz araştırınca ne kadar prestijli bir okul olduğunu öğrendim. Bu okula girmeye kesin olarak karar verdiğimi hatırlıyorum. Bundan sonrası aileyi ikna etmekti tabi. Bu konuda da anne ve babama konuyu açıp olumlu geri dönüş alabildiği için büyük ablam Neslihan’a bir ömür teşekkür borçluyum. O zamanlar yurt dışında çocuk okutmak hiç kolay olmayan bir şeydi. Çok açık fikirli ve fedakâr bir aileye sahip olduğum için son derece şanslı olduğumu hep bildim. Babam beni seçmelere götürdü, kazandım ve 1975’te başladım. Ayağımı Londra’ya bastığım andan itibaren orada uzun süre kalacağımı hissettim. Doğru yer doğru zaman hikayesi… Londra’da 17 sene yaşadım ve çalıştım. Edineceğim her tecrübenin bana daha sonra hizmet edeceği bilinci ile mezun olduktan sonra profesyonel hayata atıldım.

Burak Becan: 1992 yılında dönemin Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürü Rengim Gökmen’in sizi Türkiye’ye davet etmesiyle Modern Dans Topluluğu’nun temellerini atıyorsunuz. Bize o dönemden, Modern Dans Topluluğu’ndan ve Türkiye’ye olan etkilerinden söz eder misiniz?

Beyhan Murphy: 1992 de Türkiye’de modern dans kavramının temelleri, modern dansın ilk hocalarından Sait Sökmen ve koreograf Duygu Aykal’ın modern bale üslubu ile opera’da sahneye koyduğu eserlerle atılmaktaydı. Ayrıca operanın içinde bu alanın gelişmesi için çaba gösteren arkadaşlar vardı. Ben tam zamanında geri dönmüş oldum ve bu girişimler MDT’nin kurulmasıyla sonuçlandı. Gerisi çok fazla çalışmakla ve mesai harcamakla geçen bir 10 yıl. Tabi ki zorluklar, dirençlerle karşılaştık fakat bunu, her yeni oluşumun karşısına çıkabilecek toplumsal reaksiyonlar diye kabul etmek lazım. Nedense modern dansın ortaya çıkmasının, klasik bale’den bir şeyler eksilteceğini düşünenler vardı, hala da biraz var. Bunun benzerini İstanbul’da da yaşadık. Neredeyse 30 sene olacak, hala modern dans ile modern balenin ya da modern dans ile klasik balenin arasındaki farkı anlatır dururum. İki alan da birbirinden faydalanabilen ve kökleri çoğu zaman bir tabanda birleşen dallar.

Genel olarak bu sürecin başarılı olabilmesini iyi bir ekip kurmuş olmaya borçluyum. Ekip olmadan bu tip işleri yürütemezsiniz. Ankara izleyicisi MDT’ye çok açıktı, kısa zamanda epey geniş bir izleyici tabanına sahip olmayı başardık. Sadece bununla kalmayıp yurt içi ve yurt dışı turnelerine, yabancı eğitmen ve koreografları getirmeye ağırlık verdim. Topluluk içinden koreograf ve eğitmen yetiştirme konusunda yoğun girişimlerim oldu. Bütün bunların meyvelerini hala topluyoruz diyebilirim. Şimdi geri dönüp baktığımızda, MDT Ankara ile yaptığımız bu çalışmalar cidden bir rekor, bir mihenk taşı (benchmark) olmuş. Sonra 2011’de MDTistanbul süreci başladı.

Burak Becan: Bize biraz çalışma metotlarınızdan, üretim sürecinizden ve ekibinizden bahseder misiniz?

Beyhan Murphy: Profesyonel meslek hayatımda sık sık ekiplerim hakkında iltifatlar almışımdır. Meslektaşlar, ilgili alan insanları çoğu kez ekibim konusunda bana ne kadar gıpta ettiklerini, ne kadar takdirle baktıklarını ifade etmişlerdir. Bundan büyük iltifat olmaz diye düşünüyorum. Cidden iyi ekipler yetiştirme fırsatım oldu. Eğitmen, koreograf, proje üreticileri, prodüksiyon uzmanları vb. gibi alanlarda insan yetiştirme imkanını iyi değerlendirdiğim söyleniyor. Umarım öyledir. Bunu nasıl yapıyorum: Çalıştığım insanları tanımakla kalmayıp, onların kendilerinin de henüz keşfetmedikleri yetileri olduğunu varsayıyor, karşımıza çıkan platformlarda onlara bu yetilerini ortaya çıkarmaları için fırsat sağlamaya çalışıyorum. Bir de bilgi ve tecrübe paylaşımından sakınmıyorum. Bu şekil, bir sinerji oluşmasına imkan tanıyor. Aynı hedef doğrultusunda farklı kişilerin ortak bir çabada buluşması hem her bireyin bundan kişisel tecrübe olarak faydalanmasına çanak tutuyor hem de hedefin finalize haline olumlu duygu ve düşüncelerle ilerlenmesini sağlıyor. 

“Sanat, zaman- mekân ötesinde bir mesele olduğundan, nereden kimden ne şekilde ve ne dozda ilham alacağım hiç belli olmuyor.”

Burak Becan: Siz yaptığınız çalışmalarla birçok kişiye ilham verem birisiniz. Peki sizin ilham kaynaklarınız neler?

Beyhan Murphy: İlham kaynağım çok çeşitli olabiliyor. Muhammed Ali’den tutun Carl Lewis’e, Akira Kurosawa’dan Wes Anderson’a, İhsan Oktay Anar’dan Orhan Pamuk’a, Salvador Dali’den Banksy’e, Mimar Sinan’dan Zaha Hadid’e, Mozart’tan Philip Glass’a ve Radiohead’e kadar kadar geniş bir yelpaze. Sanat, zaman-mekân ötesinde bir mesele olduğundan, nereden kimden ne şekilde ve ne dozda ilham alacağım hiç belli olmuyor. Bir kitap olabilir, bir resim ya da bir mimari değer olabilir, tarihi bir kahraman olabilir. Bir müzik parçası dinlerken buna mutlaka bir şey yapmalıyım diye bulabilirim kendimi… Bir break dans battle ya da Avustralya’da aborjinlerin dansı, bir doğa belgeseli bile insana ilham verebilir.

Burak Becan: Size göre iyi bir “performans”ın temelinde yatan en kritik şey nedir?

Beyhan Murphy: Bunu “icra” olarak düşünürsek, çok katmanlı bir mevzuya giriyoruz. Her icracının her şeyden önce temeli çok önemli. Bunun üzerine, tanımlaması zor olan karizma, sahne kişiliği, dramatik ve teknik yetileri… Birçok unsur giriyor. İcracının sahneye çıktığı an kendinin ötesine geçebilmesi denen bir durum vardır. Bunu yaşıyor ve yaşatabiliyorsa ‘iyi’ performans çıkarabiliyor.

Prodüksiyonun genelinden bahsediliyorsa bu daha çok teknik imkanlar ve kreatif ekibin birbiriyle ne kadar uyuştuğu üzerine kurulu bir matriks. Bir prodüksiyonun kan akışı iyiyse genelde performans da iyi oluyor.

“Başardım” sonunda nokta olan bir olgu, somut. Bir bitişi var. Hâlbuki sanatta bir “bitiş” görmüyorum.

Burak Becan: Sizin için başarı nedir? Yaptığınız sayısız çalışma, kazanılan ödüller, verilen onca emekten sonra dönüp baktığınızda bunu başardım veya bunu başaramadım dediğiniz bir şey var mı?

Beyhan Murphy: “Başarma” kavramını kullanmıyorum. Yani dimağımda pek bir yer teşkil etmiyor. Başarıp başarmama derdinde olmadım. “Başardım” sonunda nokta olan bir olgu, somut. Bir bitişi var. Hâlbuki sanatta bir “bitiş” görmüyorum. Gelinen yer, aşılan merhale, geçilen hudutlar, bükülen kalıplar şeklinde bakıyorum diyebilirim. Ben genelde progresif bir yapıya sahip olduğumdan hep ileri doğru adım atma, akışkan olma gibi bir metotla yürüdüm. Bir hedef belirleyip o hedefe doğru yürürken “Neler kazanılabilir? Neler araştırılabilir? Neler öğrenilebilir? Kimler kazanılabilir? Neler ekilebilir? Neler değiştirilebilir? Neler keşfedilebilir?” şeklinde düşüncelerim oluyor.

 

Burak Becan: Türkiye’de dans ve balenin hangi noktada olduğunu düşünüyorsunuz? Sanatçısıyla, ortaya konan işlerle, izleyeniyle, mekanlarıyla durumumuz diğer ülkelere göre ne noktada sizce?

Beyhan Murphy: Yine temele dönmek isterim bu konuyla alakalı olarak. Her şeyden önce eğitim. Bir uçta yeteri kadar akademi yok, diğer uçta yeteri kadar profesyonel oluşum yok. Yani hem dansçı-müzikal artist yetiştiren eğitim kurumu az hem de bu sanatçıların profesyonel hayata geçişini ve mesleğinin sürdürülebilirliğini sağlayan kumpanyalar çok az. Öncelikle bu iki uçtaki eksikliklerin giderilmesi gerekiyor. Yeteri kadar finansal kaynak yok, sahne yok, imkân yok gibi unsurları masaya yatırabiliriz. Okuldan mezun olan bir dansçı, diyelim ki İstanbul’da bir kumpanyaya katılmayı hedef aldıysa sadece MDT istanbul’a ya da Devlet Balesi’ne girmeyi amaçlayabilir. Bize 2-3 tane daha bale kumpanyası ve modern dans topluluğu gerekiyor -ki bu imkânlar hem “iş” olarak hem de olumlu rekabet ortamı açısından alanı zenginleştirsin.

Kumpanya’ya giremeyen bir genç, özel sektörde müzikal, tiyatro, müzikli oyun, müzik klipleri, diziler, lansmanlar vb. gibi işlerin bir parçası oluyor. Yani batıda freelance diye tanımlanan “serbest meslek” sahibi oluyor. Ancak tabi dans göreceli olarak genç bir meslek olduğu için, özellikle 20-35 yaş arası en yoğun yaşanan dönem olması gerekir; bu yüzden en verimli çağını hayatta kalma çabası ile geçirmek zorunda kalıyor. Esasen bu durum dünyanın her yerinde var ancak bizde rakamsal olarak daha az imkânlar olduğundan, çoğu genç okuldan mezun olduktan sonra ders vermeye ve kliplerde dans etmeye başlıyor. Yavaş yavaş sanat üretiminden ve icracılığından uzaklaşıyor. Bazıları kendi girişimleriyle ve çeşitli kurum ve sahnelerin de desteğiyle ufak ama değerli sanat oluşumları kurup projeler yapıyorlar -ki son derece takdir ediyorum ve her fırsatta destekliyorum- çok zor bir iş; bu durumda uzun dönem sürdürülebilirlik çok mümkün olmuyor. Batıda dans alanı biraz daha geniş ve çoklu, neredeyse bir endüstri var, resmi kurumların aktardığı finansal imkânlar daha yüksek boyutta dolayısıyla ana fark bu diyebilirim. Yoksa kabiliyet, yaratıcılık vb. gibi konularda eksik değiliz.

Burak Becan: Türkiye’de sahne sanatlarının gelişmesi için hangi adımların atılması gerektiğini düşünüyorsunuz?

Beyhan Murphy: Son 10 yılda bir gelişme olduğunu hepimiz görüyoruz ancak yukarıda bahsettiğim gibi öncelikle sahne sanatları alanında sıkı icracılar yetiştiren -buraya müzikal eğitimini de katıyorum- akademilere ihtiyacımız var. Sonra dünya konjonktürüne ayak uyduran eğitim vizyonuna ihtiyacımız var. Ayrıca, bağımsız alanda çalışan ve çalışmayı tercih eden sanat üreticilerine finansal destek kaynaklarının bulunması gerek. Bu konuda özel sektör firmalarının daha çok yatırım yapabileceklerini düşünüyorum. Bu alanda yetersiz kalıyoruz.

Sahnelerin yaşaması, yaşatılması da ayrı bir sorun. Pandemi sürecinin olumsuz etkilerini bir yana bırakırsak sonuçta “sahne” olmazsa hiç birimiz var olamayız.

Burak Becan: Pandemi süreci sizi ve işlerinizi nasıl etkiledi? Gelecek projeleriniz neler olacak? Özeliklekoronavirüs salgınının etkilerini atlatıp normalleşmeye başladıktan sonra sizi hangi çalışmalarda göreceğiz?

Beyhan Murphy: Pandemi ile beraber; hareket alanımız daha farklı düşünme, daha bireysel içe dönüşler, dijital evrenin olanaklarını zorlama gibi yönlerde dolaştı. Ben olumsuz etkilendiğimi söyleyemem. Başka türlü getirileri oldu. Tabi ki organik diye tanımladığım sahne hayatından dijital sahne hayatına zorlandık. Herkes buna olumlu yaklaşamayabilir. Devlet Opera ve Balesi olarak yeni AKM sürecine doğru ilerliyoruz. Bu İstanbul’un sahne sanatları hayatında çok önemli bir hareket olacak. Kaybedilen seyirciyi geri kazanma sürecimiz var. Tüm sahne sanatlarında aynı süreç geçerli. Benimle ilgili somut gelişmeleri netleştirebilmek için biraz daha belirsizliklerin azalmasını ve pandemi sürecinin son demlerinde olduğunu görmek gerek. Bu dönemin yavaş yavaş geçtiğini ve eski hayatımıza “yeni normal” ile geri dönüşümüzü herkesle beraber bekliyorum.

 

Bu yazı ilk kez Campaign Türkiye’nin 110. sayısında yayımlandı.

Bunları da beğenebilirsin

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.