Değişen çalışma kültürüne uyum

Salgınla beraber iş, eğitim ve sosyal hayatımızda çok köklü değişimler yaşadık. Sürece baktığımızda tırnak içinde ‘bir şekilde’ ilerleyen alan ise iş yaşamı oldu. İlerledi diyoruz çünkü çalışan iş yerleri bir şekilde işlerini devam ettirdi ve yapılan açıklamalara göre verimlilik de değişmedi. Verimlilik ya da işlerin bir şekilde yürümesi buzdağının görünen yüzüydü. İşleri yürütenlere yani çalışanlara ne olduğu ise belirsizliklerle dolu. Bu belirsizlikleri incelemek amaçlı onlarca araştırma yapılıyor, şu an bilimsel araştırmaların yarattığı bir yoğunluk ve karmaşa da olduğunu söyleyebiliriz. Araştırma şirketleri, yüksek lisans, doktora tezlerinin çoğu evden çalışmanın etkilerine yönelmiş durumdalar.

Evden çalışmaya dair yapılmış farklı konulardaki araştırmalara biraz mesafeli yaklaştığımı söyleyebilirim çünkü son bir yıldır, iş dışında hayatımızda travmatik (aniden gelişen, yaşamın ölüm tehdidi altında olması, kontrolün düşük olduğu, başkasına zarar verme suçluluğunun yaşandığı ve çaresiz hissettiren deneyim) bir değişimin yaşanması nedeniyle psikososyal açıdan altüst olduk. Sadece evden, uzaktan, sanal çalışma biçimleriyle ilgili değil hayatın her alanında yaşadığımız zorluklar konusunda sınavlar veriyoruz. Bu nedenle sağlık tehdidi bitip, hayat daha normal bir akışa geçtiğinde evden çalışmanın üzerimizdeki gerçek etkilerini görebileceğiz.

Örneğin, bugün “asla evden çalışamıyorum” diyen biri, sosyal hayat normalleştiğinde, ortak ofislerde, kafelerde, açık alanlarla çalışıp, iş sonrası yapacağı sosyal etkinliklerle hayatını dengeleyebilecek ve eskisi kadar zorluk çekmeyecek olabilir. Diğer yandan bugün evden çalışmayı olumlu bulan birinin gerekçesi sadece okula gitmeyen çocuklarını yalnız bırakmamak olabilir. Ayrıca maddi kaygılarla, sadece gelir sağlayan bir işinin olması bile insanları, evden çalışmanın etkileri konusunda eleştiri yapmakta çekimser bırakabilir. Özetle olağanüstü şartların yaşandığı bir dönemde insanların verdiği tepkiler, uyum zorlukları, uzun vadede yaşayacaklarımız konusunda bir ipucu verse de geneli yansıtacak net bilgilere sahip olduğumuzu söyleyemeyiz.

Şirketler deneyimlerinden yola çıkarak kendi değerlerini, doğrularını yaratıyor. Uzun vadede işe yarayacak mı bilmiyoruz. Aslında pandemi bitip, sosyal hayat normalleştiğinde, iş hayatının uzaktan çalışma ile ilgili gerçek bilgileri gün yüzüne çıkacaktır.

Farklı farklı araştırmalarda g.rdüğüm en yalın olan çalışmalardan birine değinmek istiyorum. Çalışanlara ‘evden çalışmaya uyum sağladınız mı, durumdan memnun musunuz?’ diye soruluyor.

Genelde tüm araştırmalarda sonuçlar yarı yarıya ilerliyor. Çalışanların yarısı bu çalışma şeklini daha verimli ve tercih edilir bulurken, diğer yarısı iş yerlerine dönmeyi istiyor. Tabii ki bunun altında yatan onlarca neden sayılabilir. Evin fiziksel koşulları, evli olmak, evde başkalarının da çalışması, küçük çocuklara sahip olmak gibi demografik nedenlerin yanı sıra içsel denetimi düşük, onaylanma ihtiyacı duyan karakter özellikleri de nedenler arasında sayabiliriz. Acaba evden çalışmak konusunda bizi zorlayan fiziksel ve demografik ortak konular var mı yoksa tamamen kişilik özellerimizden kaynaklı bir uyum sorunu mu yaşıyoruz? Buraya dair belirsizlikler devam ediyor, yaşadığımız sağlık tehdidini düşünürsek, bilgi eksikliği yaşamamız çok doğal bir durum. Bunun için zamana, en önemlisi sağlıklı olduğumuz günlerde de yaşadığımız uzaktan çalışma deneyimine ihtiyacımız var.

Yeni çalışma düzeninin kolaylaştırıcıları

Evden çalışmanın tartışmasız en faydalı yanı yolda harcanan zamanın ortadan kalkmış olmasıydı. Tabii bunu söylerken bir taraftan kazanılan bu zamanı ne yapacağımız da önemli. “Nasıl olsa yolda değilsiniz” deyip bunun karşılığında çalışanların sürekli online olmaları beklenirse olumlu etkisi kaybolacaktır. Bu kayıp zaman işe değil de insana iyi gelen alanlarla kullanılırsa, bir kolaylaştırıcı olacağından söz edebiliriz. Özellikle büyük şehirlerde ortalama 30-40 dk yolda kaybedilen bir zaman vardı. Aslında daha kritik olan yol yorgunluğuydu. Mesaiden saatler önce uyanmak, iyi görünmek için uğraşmak, yağmurda çamurda yol kenarında araç beklemek, toplu taşımalarda tıka basa yolculuk etmek, servislerde yarı uyur yarı uyanık haldeki o bitkinlik daha işe başlamadan enerjinin tükenmesine neden oluyordu. Özetle koşullar ne olursa olsun her gün aynı saatte işe gidip gelmek zorunda olmanın kendisi büyük bir fiziksel yıkımdı. Bunun ortadan kalkması çalışanlara büyük bir fiziksel konfor sağladı.

Bu yeni normal geçici mi yoksa kalıcı mı, merak edilen bir konu. Şunu söyleyebiliriz; hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Artık uzaktan da işlerin ilerlediğini gördük. Gördük ama çok da tükendik, sıkıldık, yorulduk, el yordamıyla yaptık bazı şeyleri, uyum sağlamak için alışmaya zamanımız olmadı, yıprandık. Bu nedenle iş yapış biçimimizdeki bu değişimi kabul edip insanı tüketmeden ilerlemenin yollarını bulmak hedefimiz olmalı. İşler yürüyor ama nasıl yürüyor, sorusunu sormazsak, tükenmiş kocaman bir nüfus bizi bekliyor olacak.

Özetle kolaylaştırıcı koşulları, zarara çevirmeden kalıcı hale getirmek için insani faktörleri işin en önemli parçası olarak hesaba katan yönetim politikaları geliştirmek zorundayız.

Yeni çalışma düzeninin zorlukları

Yeni çalışma düzeninin en zorlayıcı tarafı ‘kimsenin ne yapacağını bilmemesi’ ikinci en zor yanı ise ‘her derde deva tek bir çözüm arayışı bulmak’ oldu. İş dünyasının yıllardır müptelası olduğu sihirli formül bulma arayışı pandeminin ilk günlerinde de kendini gösterdi. Örneğin, salgının adı konulur konulmaz, daha Mart 2020 içindeyken şirketler eğitim satın almaya başladı. Ne ara konular seçilmiş, ne ara bunu yapma yöntemine karar verilmiş bilinmez. Genelde öğrenilmiş amaç; hiçbir şey yapmadık dememek, boş durup göze batmamaktı. Bunu tetikleyen en önemli unsurlardan biri şirketlerin ayırmış olduğu yüksek eğitim bütçelerine karşılık her daim satılacak eğitim üreten lobilerin mevcut olmasıydı. Sürekli yeni ve havalı isimlerle ortaya çıkan, yeni tanımlar üreterek, her şeyin nedenine ve tedavisine çare üreten lobilerdi bunlar.

Henüz krizin başındayken, her şey belirsizken bu insanlar neyin bize iyi geleceğini ne ara buldular? İnsanlara ‘esnek olun, dayanıklı olun’ derken aslında dayanıksız olduklarını ve güçlü olmaları gerektiği dayatması hangi amaca hizmet ediyordu? Tüm dünyayı etkileyen böyle bir durumda normal davranmamak kadar normal ne olabilirdi?

İşte pandeminin yarattığı en büyük zorlukların başında kimsenin hiçbir şey bilmediği halde çok hakimmiş gibi süreci yönetmeye çalışmasıydı. Çalışanları kontrol etmek, evde oldukları için işten kaytardıkları konusunda bir ön yargı oluşturmak, sürekli online olunmasını beklemek, evden çalışabilecekken bile iş yerine gelmesi için zorlamak yaşanan en büyük sıkıntılar arasındaydı.

İş – yaşam dengesi kavramı ile tanışmamız

Eskiden ölüm kalım meselesi olmadığı sürece iş başka, özel yaşam başka denirdi. Her ne yaşarsanız yaşayın işe gelir ve görevinizi yapardınız. Hatta özel hayatınızda olup bitenleri hiç konuşmamak, bunları paylaşmamak gü.lü bir özellik olarak onaylanırdı. Pandemiyle birlikte bir anda ekipler ve onu yönetenler birbirinin hayatına girdi. Evlerinin koşulları, evcil hayvanları, çocuklarının huyları, bakım verdikleri hastaları gibi çok farklı konularda bilgi sahibi oldular. Ve aslında tüm bu yaşananlar iş ve özel hayatın birbirlerini ne kadar çok etkilediğini kabul edip sesli olarak dile getirmemizi sağladı.

Pandeminin başında hasta olmamak için temizlik kurallarına dair kü.ük ama hayat kurtarıcı şeyler öğrendiğimiz gibi evde çalışırken de hepimizin insani yönlerini görerek, duyarlılıkla yapacağımız küçük değişimlerin yaratacağı güzel etkileri keşfettik. İnsan olmaktan, insani zorluklardan bahsetmek bir tabu olmaktan çıktı çünkü daha önceleri iş dünyasında yaratılan mükemmel hatta kusursuz aile resimleri vardı. Herkes mutluydu, şıktı, tatil planı yapardı, yöresel yemekleri yoktu, lehçeleri yoktu, sanki aynı tornadan çıkmış ailelerdi bunlar. Şimdi ise samimiyet ve doğallığın yeniden hayatımıza gelme ihtimali arttı. En azından bir online toplantıya girerken iyi misin, müsait misin demeyi, çocuk varsa onun da ekrana gelme ihtimalini, evcil hayvan varsa sesini duymayı, çalan kapıyı, koltuğumuzun desenini paylaşıyoruz. Peki bu ne işimize yarar? Hepimizin farklı koşullara sahip olsak da psikolojik açıdan aynı olduğunu gösterir. Ruhumuzu özgürleştirir ve bizi hafifletir.

Yeni iş koşulları

Salgın henüz bitmedi, etkileri devam ediyor. Sağlık kaygıları kontrol altına alındığında muhtemelen hayatımızda geri dönüşü olmayan değişimler olacak. Kriz dönemindeyken iş hayatında tolere ettiğimiz fakat bizi zorlayan şeyler gün yüzüne çıkacak. Bu nedenle bu yeni duruma hitap eden çalışma koşulları tasarlamamız gerekecek. Güven ve iş birliği gündeme gelecek olan ilk konular olmalı. Bugüne kadar şirketler bir çatı altına insanları topladığı için, onları kendi kurallarına tabi tutarak, başlarına yöneticiler koyarak, çalışanları diğer tüm kimliklerinden arındırıyor ve yönetiyordu. İş yerinden içeri girdiği andan itibaren inisiyatifini, hayallerini, hedeflerini kapı dışına bırakıyordu birçok çalışan. Umutsuzluk, bıkkınlık, taşın altına elini koymaktan çekinen aynı tip insanlar yaratmıştı organizasyonlar. Oysa şirketler en iyi profilleri işe almak için yarışırken, seçme ve yerleştirmeye, eğitime büyük bütçeler ayırırken, çalışanların devam etmesini zorlaştıran organizasyon yapısındaki tehlikeleri görmüyordu. Tek tipleştirme, kimliksizleştirme, samimiyetten uzak diyaloglar, hiyerarşi odaklı yönetim kültürü, kişilerin özgün yanlarını körelten, nitelikten çok niceliğe odaklanmış yönetim anlayışı, anlamlı bir işin parçası olduğunu hissettirmeyen yapılar, şirketin içinde yaşanan krizlerin aksine dışarıda çizilen kusursuzluk imajı çalışanları içten içe tüketiyordu. ‘Ne yaparsak yapalım hiçbir şey değişmez’ ifadesindeki umutsuzluk ve çaresizlik her kademeden çalışana yansımıştı.

Şimdi uzaktan çalışma deneyiminden ve insan hallerinden öğrendiklerimizle sadeleşmek, çalışanlar üzerindeki gereksiz baskıyı esnetmek gerekiyor. Yapacağımız şeyler çok yalın, işe uygun insanı bulup ondan ne beklediğimizi anlatmak, kaynakları sunmak, gerçekle örtüşen gerekli zamanı vermek, serbest bırakmak, kontrolden ziyade işbirliği çerçevesinde işleri yürütmeyi sağlayan yönetim tarzını benimsemek. Nasıl ki evrensel değerler konusunda hepimiz ortak fikirlere ve tutumlara sahipsek, iş hayatında da bunu yaratacağımız bir değerler kültürünü yaşamaya ihtiyacımız olduğu açık ancak bu şekilde sağlıklı ve verimli çalışabiliriz.

Nazire Üzer

Elpis Endüstriyel Psikolojik Danışmanlık

 

 

 

Bu yazı ilk olarak Campaign Türkiye’nin 109. sayısında yayımlanmıştır.

Bunları da beğenebilirsin

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.