Zor durumlar yaratıcılığı tetikler

 

Yazar Dave Trott, çaresiz hissedildiğinde veya zor durumlarda kalındığında çözüme daha etkili bir şekilde ulaşıldığını tarihten bir örnekle kanıtlıyor.

Peter Freuchen 1926’da Kuzey Grönland’a yolculuk yaptı. Kar fırtınası başladı ve kızağının altına saklandı. Küçük, zifiri karanlık bir yere saklanana kadar kar daha da kuvvetlenmişti. Kar, buza döndü ve etraf kelimenin tam anlamıyla kardan mezarlığa dönüştü.   

Freuchen dışarı çıkmaya çalıştı fakat duvarlar donduğu için kaya gibi sertti. Bıyığı donarak kızağa yapıştı, eğer başını döndürürse yüzünün bir kısmı parçalanabilirdi. Soğuk her şeyi saniyeler içinde sert bir şekilde dondurdu, hiç umut yoktu. Bu sırada Freuchen’ın aklına birden bire yaratıcı bir fikir geldi. Eğer Freuchen yumuşak bir şey bulabilirse ve o donarak sertleşmeden önce bir alete dönüştürebilirse bu olumsuz olay, olumluya dönüştürülebilirdi. Freuchen böyle bir şey buldu; yanında her zaman taşıdığı yumuşak ve sıcak bir şey: Kendi dışkısı. Bu akla gelmeyecek bir şeydi ancak Freuchen 30 saattir bu kardan mezardaydı. 

George Washington’ın çaresizliğin çare ürettirdiği anlamına gelen “the clarity of desperation” sözünden etkilendi. İdeal tercihini yapmak için doğru zaman değildi; hayatta kalmak söz konusuydu. Freuchen süreci şöyle tanımladı:

“Bir fikrim var! Kızağın geçtiği yerlerde bir köpeğin dışkısıyla sık sık karşılaşıyorum ve donarak kaya kadar sert hale gelebileceğini fark ettim. Bu soğuk insan dışkısı üzerinde de aynı etkiyi göstermez mi?

Düşünce alabildiğine itici olsa da bunu denemeye karar verdim. Dışkımdan keski benzeri bir alet yaptım ve donmaya bıraktım. Sabırlıydım, yeni aletimi hemen kullanarak kırılma olasılığını riske atmadım. En sonunda keskimi kullanmayı denedim ve işe yaradı!” 

Freuchen düşünülemez olanı düşünerek hayatta kaldı. Bu nedenle sorun yaşayan müşterilerle çalışmayı seviyorum.

İş daha açık hale geliyor: Neyi sevdiğinle alakalı değil, neye ihtiyacın olduğu ile alakalı.

Toshiba bize brief gönderdiğinde beş yıldır reklam veriyor durumdaydı. Sony %30 marka bilinirliğine sahipti, bu durumda Toshiba Sony’yi taklit etmeye, fotoğraflarının ve teknolojisinin kalitesi hakkında konuşmaya devam etti. Fakat beş yıl boyunca reklam verdikten sonra sadece %2 marka bilinirliğine ulaştılar. Çünkü pazar liderinden daha farklı bir şey yapmayı düşünmeye cesaret edemediler.

Problemin fotoğraf kalitesi ile ilgili olmadığını onlara anlattık, herkes bu konuda sorun yaşıyordu. Problem, isimleriyle alakalıydı; daha büyük, köklü bir marka olan Sony gibi adlandırılmaları gerekiyordu. Bunu yapmak istemediler ve şununla devam ettiler: ‘HELLO TOSH, GOTTA TOSHIBA’.

İşe yaradı mı? Altı hafta içinde Toshiba’nın marka bilinirliği %30 oldu, Sony ile aynıydı.

London Docklands bize ulaştığında beş yıldır reklam veriyordu. Hala çamur içinde olan bir şantiyeydi.

Diğer gelişim alanları (Telford, Peterborough ve Milton Keynes) kendilerini ailelerin yaşayabileceği harika yerler olarak tanıtıyorlardı. London Docklands bunu taklit etmeye çalıştı ve tabii ki bir sonuca ulaşamadı. Onları ailenin gideceği bir mekan olarak rekabet etmeyi durdurmaları ve işletme hedefli çalışmaları gerektiğini söyledik.   

Bunu yapmak istemediler ve ‘Londra’nın göbeğine taşınmak varken neden başka bir yere taşınasınız?’ sloganı ile devam ettiler. 

İşe yaradı mı? Bugün London Docklands’i Milton Keynes, Peterborough ve Telford ile karşılaştırın. Aradaki fark, çaresizliğin yarattığı çarelerdir.

Creative Mischief, Predatory Thinking ve One Plus One Equals Three kitaplarının yazarı Dave Trott

 

 

 

Bu yazı ilk kez Campaign Türkiye’nin 88. sayısında yayımlandı.
Bunları da beğenebilirsin

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.