Yiğit Keskin: “Tasarımcının dili evrensel”

Art. Direktör Yiğit Keskin, Prag’a taşınma sürecini, yurt dışında edindiği tecrübelerini anlattı. Prag’a giderken standartlarını düşürmekten korkmadığını ifade etti.

Tasarımcı bir abla ve arkadaşlardan aldığım ilhamla eğitimimin aksi bir yöne gidip reklam ajanslarında çalışmaya başladım. İlk başta geçici bir deneme diye düşünürken duyduğum merakın kat be kat artmasıyla işi profesyonelce yapma yoluna gittim. Eğitim hayatımı ve meslek hayatımın ilk iki yılını doğduğum şehirde tamamlayıp sonrasında İstanbul’a yerleştim.

İlk kariyer yılları ne istediğimi aramakla geçti. Daha çok start-up’lara iş yapan butik ajanslarda kariyerime başladım. Branding üzerine çokça çalışmalar yaptığım bir dönem oldu bu. Sonrasında değiştirdiğim ajanslar arasında FMCG markalarım da oldu, moda ve aksesuar markaları da. Zamanla güzel tasarımlar ortaya koymaya başladığıma inandığım anda, hayallerim de otomatik olarak büyüdü.

Reklamcılığa duyduğum merak beni art arda katıldığım bir dolu eğitim serüvenine dahil etti. “Strateji bilen Art Direktör” olma hedefiyle Bilgi Üniversitesinde Pazarlama İletişimi master’ı yaparken, yurt dışı araştırmalarım başladı. Yurt dışıyla ilgili ilk adımımı değişim programı ile Prag’a gelerek yaptım ve hayat akışımı değiştiren süreç başlamış oldu.

Reklam sektöründe, CV ve portfolyolara indirgenmiş bireyler olarak, her zaman görünür halde olmalıyız. O yüzden, tıpkı markalarımızın görünürlüğü üzerine çalıştığımız gibi, kendi görünürlüğümüzü de ön planda tutmalıyız. Prag’da, devam eden eğitimimin yanında, ajansların dikkatini bir şekilde çekmem gerekiyordu. Belli bir planım olduğu için, daha gelmeden web sitem, portfolyom ve afilli tasarımıyla özgeçmişim hazırdı. Bir gün, bu dökümantasyonu sayfalarca yazdırıp, elimde ajansları işaretlediğim haritamla, teker teker kapılarını çalarak kendimi 20 ajansa tanıttım ama şansım gitmediğim ajanslardan biri olan Ogilvy’nin derslerimizden birine sunum yapmaya gelmesiyle değişti. Soru cevaplar, sunumun interaktifliği ve bizim katılımcılığımız neticesinde etkili bir profil çizmiş olacağız ki ders sonunda sunum yapmaya gelen kişi bizden özgeçmişlerimizi istedi. Bir hafta sonra ajanstan ilk cevabımı almış, bir ay sonra daha üç aydır bulunduğum ülkenin en köklü ajansında çalışmaya başlamıştım. Bu kesinlikle biraz da şanstı ama vize problemlerim ve İstanbul özlemi nedeniyle yarıda kaldı.

Bu tecrübeden sonra Havas’ta işe başlayarak hayat akışımı değiştiren başka mesleki deneyim daha kazandığıma inanıyorum; Erol Batislam, Ergin Binyıldız gibi isimlerle çalışıp hem kreatif hem stratejik anlamda güç kazanırken, bir yandan da ekip olduğumuz Şeyma Keklik ve Alper Karan’la 360 kampanyaların her bir derecesini ince ince dokuduğumuz güzel çalışmalar yaptık. Ülkenin oldukça zor dönemlerinden biri olan bu iki yıldan sonra, sanırım artık Türkiye dışında çalışmak istediğime kanaat getirmiş olacağım ki iki üç ay gibi kısa bir sürede her şeyi elden çıkarıp tekrar Prag’a yerleştim.

Prag’a tekrar gelişim DDB ile oldu. Taşınırken, sürecin başlarında belli standartları düşürmek konusunda kesinlikle bir tereddütüm yoktu. Ego gibi insanın önünü tıkamaktan başka bir işe yaramayan kavramları da Türkiye’deki evimi boşaltırken battal boy poşete koyduğum çöplerle birlikte attım. O yüzden unvan, ekip ya da maaş gibi detayları çok önemsemedim. Yine de DDB’de aynen İstanbulda bıraktığım yerden devam edebilme şansım oldu. Mc Donalds gibi bir markanın Art Direktörü oldum, ard arda gelen dört kampanya çıkarttık. Türkiye’nin görsel dünyamıza kattığı çok geniş bir pattern var ve ajanslar bu farklı kültürlerin işe yansımasını görme konusunda heyecanlı. Ben de bu avantajı yaşıyorum. Buraya taşındığımdan beri ilk önce DDB sonra Y&R gibi ajanslarla uzun süreli proje iş birlikleri yaptık ve hala devam ediyoruz. Şimdilerde ajanslarla iletişimimin yanında, bir de kolaj çalışmalarımla markalarla doğrudan iş birlikleri yapıyorum.

Mesleki gelişim bizim olmazsa olmazımız. Teknoloji, trendler, mecralar, tüketici her geçen yıl değişiyor. Türkiye’de oldukça yoğun akan çalışma temposu bazen tükenmişlik duygusu yaratıp bu gelişime zaman ayırmamızı engelleyebiliyor. Yurt dışında gördüğüm en büyük fark, bireyin mutluluğuna ve mesleki gelişimine zaman ayıran bir sistemin olması. beş haftalık yıllık izin, ajansların sunduğu eğitimler, pozitif rekabet duygusu, ödüllerin finalde bekleyen prenses değil de yolculuktaki güçlendirici mantar gibi konumlandırılması ve farklılıklara duyulan saygı yurt dışındaki çalışma ortamlarında daha çok görülüyor.

Türkiye dışında üç global ajansla çalışmış biri olarak bu durumu genele vurabiliyorum. Tabii ki şehrin, temponun, markaların da bu sistemde etkisi büyük. İstanbul başlı başına bir kaos iken daha sakin bir şehir olan Prag’da iş sonrası zamanları değerlendirme şekli de bu kişisel gelişimde belirleyici rol oynuyor.

Genel olarak hayat akışının stressiz olduğu, eğlenceye kolay erişim sağlayan, bütçe dostu bir şehir Prag. Kuşağımızdan birçok insanın hala, Londra, Paris ve New York gibi cazibe merkezi olma yolunda ilk beşe oynayan şehirlerde yaşama hayalleri var. Benim tercihim daha kompakt, istediğimi veren ve yormayan bir şehirden yana oldu. Prag bu anlamda beni besliyor.

Ha, hiç mi dezavantajı yok yurt dışında çalışmanın? Kahve molalarında, toplantı aralarında ana dilde yapılan beyin fırtınaları ve türkçeyle dip köşe oynadığımız o alaycı sohbetlerden doğan fikirler ne yazık ki burada yok.

Art Direktör olarak, yurt dışı yolculuğunda daha şanslıyız diyebilirim. Evrensel bir dil olan tasarımı temel iletişim silahımız olarak tutuyor, dünyanın her yerinde aynı programları kullanıyoruz. Yeterli İngilizceye de sahip olmak durumunda, haritada parmağımızı koyacağımız birçok yerde yaşayıp çalışabiliyoruz.

Yapabileceğim iki öneriden biri, kapıları çalmaktan asla korkmamaları. Diğeri de o kapıya gelmeden önce ne sunacağını, ne söyleyeceğini bilip hazırlıklarını ona göre yapmaları. Bu hazırlık dil, portfolyo, seçilmiş bir hedef ve “Neden sen” sorusunun cevabı… belki de çok daha fazlası. Sadece reklamcı kariyerimiz değil, hayatta iş dışında neler yaptığımızın çok önemli olduğu bir düzenden bahsediyorum.

Portfolyomun yanında kimi zaman amatörce çektiğim fotoğraflarım, kimi zaman da yaptığım kolajların toplantının konusu haline geldiği çok görüşme geçirdim. Sanırım, gelişime ve öğrenmeye açık, bir şeyi tutkuyla yapan mutlu bir birey olmak, çatık kaşlı bir özgüvenle kendini koşulsuz işine adamaktan daha etkili bir intiba bırakıyor. Ne zaman yaratıcılığı sadece ajansların içinde aramayı, dünyayı da yaşadığımız şehirde görmeyi bırakırsak, o zaman hayat bize sonsuz rastlantıların olduğu sınırlar ötesi bir alana sürüklüyor. Sınırlar ortadan bir kere kalktı mı, dünya koskocaman bir eve dönüşüyor.

Bu yazı ilk kez Campaign Türkiye’nin 88. sayısında yayımlandı.

Bunları da beğenebilirsin

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.