Vizyoner liderlere ihtiyacımız var

İlk çocuğuma hamileyken haber yapmak için bir organizasyona gönderildim. Pazarlama sektöründeki kadın liderlerin yeni nesil yaratıcı yeteneklere ilham vermeleri için düzenlenmiş bir etkinlikti. Lean In inisiyatifi en parlak dönemindeydi. Bir yönetici, konkura çalıştığı için okula yeni başlayan kızının ilk bir haftasının tamamını nasıl kaçırdığını anlattı. Pek çok kişi gibi benim de kafamda belirli sınırları olan bir “başarı” tanımı yoktu ama o anda hayal ettiğim versiyonuna bakmadığımı anlamıştım.

Beş yıl sonra bugün, örnek alınacak kişiler ve yaratıcı liderlik hakkında daha incelikli konuşmalar yapılıyor. Değişim bir bakıma ihtiyaçtan doğdu. Yeni bir şeffaflık çağına girmemize neden olan sosyal medya sayesinde toksik kültürlere sahip işletmeler topun ağzına oturdu. Her çalışanın, zamanının gelmesini bekleyen bir muhbir olduğu iş dünyasında, samimi ve vizyoner liderler, sürdürülebilir başarı için hiç olmadığı kadar büyük bir ihtiyaç.

Kreatif direktör Natalie Turton, Campaign’e yazdığı makalede Londra’da bir ajansın iş teklifini geri çekme hikayesini anlatıyordu. Teklif iptal edilmişti çünkü haftada üç gün çocuğunu kreşten almak için işten 17:00’de çıkma talebinde bulunmuştu. Bu da hâlâ almamız gereken ne kadar yol olduğunu gösteriyor. Reklam sektörünün gerçek anlamıyla ilerici olduğu konusunda kendimizi kandırıyor olabilir miyiz?

Yakın zamanda katıldığım bir organizasyonda genç bir kadın kreatif, sektör liderlerinin karşı karşıya kaldığı problemi çok basit bir şekilde dile getirdi: “Bunu hâlâ anlayamayanlar var ve devre dışı bırakılmaları gerekiyor.”

Acı verici olsa da bu konu özellikle yaratıcı sektörler üzerinde baskı oluşturuyor. Eğer markaların tüketicilerini daha iyi anlamak ve onlarla iletişim kurmak için başvurduğu şirketler kendi çalışanlarının ihtiyaçlarını karşılayabilecek kadar (hatta daha geniş bir bakış açısıyla, toplumdaki değişimi anlayamayacak kadar) ilerici değilse, değerleri ne olabilir?

Çoğu zaman liderler kapsayıcılık ve feminizm dilini uygun gördükleri yerde kullanırken statükoyu kararlı bir şekilde korumakla suçlanıyorlar. Söylenen ve yapılan arasındaki bu ayrım, cinsiyete dayalı ücret eşitsizliği hakkında yayımlanan son raporun telaşlı jargonuyla ve bir şeylerin üstünü örtmeye çalışan tavrıyla da iyice vurgulandı.

Mesela J. Walter Thompson’ın “Fuck the gender pay gap” kampanyasıyla kendi içinde mevcut olan lanet olası büyük ücret ayrımcılığına ne demeli? Peki “Sen buna değersin” söyleminin L’Oréal İngiltere’de çalışan (ve erkek meslektaşlarından 1/3 daha az kazanan) kadınlara yönelik olmadığının ortaya çıkmasına? Retorik ve gerçek arasındaki devasa uçurum, işletmelerin ve liderlerin her zaman dile getirdikleri veya inandıkları kadar ilerici olmayabildiklerini gösteriyor.

Ekonomik belirsizliğin ve bitmeyecek gibi görünen “daha az verip daha fazla alma” isteğinin ortasında herkes kaybediyor. Yazar Elena Ferrante’nin cümleleriyle, “Bugün bile, feminizmle geçen bir asrın ardından, tam anlamıyla kendimiz olamıyoruz.” Kadının gücünün sadece başkaları tarafından boğulmadığını, huzur ve sükunet için “kendimizi boğduğumuzu” açıklıyor.

İşin gerçeği, ilerlemek zordur. Kötü davranışları dile getirmek ve değişimi zorlamak çok yorucu olabilir. Yine de bunlar, bireyler ve işletmeler olarak gelişmemiz için hayati öneme sahip.

Geleceğin vizyoner liderlerini boğmamalı, hatta daha da kötüsü, henüz yola tam olarak çıkmamışken önlerini tıkamamalıyız. Artık sadece birkaç kişiye arka çıkmak yeterli değil. Ayrımcılıkla dolu geçmiş üzerindeki kapağı kaldırmalı ve herkese nefes alacakları alanları tanımalıyız.

 

Nicola Kemp

Campaign Trends Editörü

 

 

 

Bu yazı ilk olarak Campaign Türkiye 78. sayısında yayımlandı.

Bunları da beğenebilirsin

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.