Tartışmaların neresindeyiz?

Bana en çok sorulan sorular, Yale Üniversitesi öğrencileri ve akademisyenleri arasında en çok konuşulan konular neler, içinde bulunduğum ortamın gündemini en çok ne meşgul ediyor soruları. Bu yazımda hepimizi burada dönen tartışmaların biraz olsun içine çekmeye çalışacağım çünkü aslında, gündelik her türlü derdimizin çapını belirleyen en kritik faktör, bu büyük tartışmaların neresinde durduğumuzu bilebilmek. 

Burada akademik dönem henüz başlamıştı ki, kimsenin beklemediği bir şey oldu ve Amerika Birleşik Devletleri, Afganistan’dan çıkma kararı aldığını açıkladı. Daha da önemlisi, bu açıklamasıyla birlikte kimse ne olduğunu tam anlayamadan gerçek bir plan, program olmadan Afganistan’ı kaçarcasına bir hızla terk etmeye başladı. Afganistan’da bu sebeple bir anda oluşan “iktidar vakumu” elbette ki bu fırsatı kollayan Taliban güçlerinin işine yaradı ve bir anda ülke, Amerikan “işgalinin” Taliban “işgaline” dönüşmesi gerçeğiyle karşı karşıya kaldı. Bu kez de halk kaçmaya başladı. Gerisini hepimiz canlı yayında tüm detaylarıyla, acıyla izledik. 

Biz de tüm bunlar olurken derslerimize yeni başlamıştık. Neredeyse her ders Afganistan’dan çıkmaya çalışan her gün bir başka tanıdığımızın durumunu; o çıktı, bu çıkamadı, şu geri döndü, bu sırada saldırı oldu haberleriyle dehşet içinde takip ediyor, bunları konuşmadan derse geçemiyorduk. World Fellows ekibinin çok büyük bir kısmı, insani yardım ve sivil toplum alanında çalıştığı için, üstelik geçmiş World Fellow seçilen kişilerden de Afgan olanlar olduğu için şaşırtıcı derecede fazla insanın oradaki halkla ya da gazetecilerle ya da sivil toplum liderleriyle bağları vardı. Haberleri sadece medyadan değil, bu şekilde gerçek insan hikayeleri üzerinden takip etmek de hepimize bu sebeple bambaşka bir lens sağlıyordu.

Her ne kadar dehşet verici olursa olsun, konumuz Afganistan değil ya da Yale sabah akşam Afganistan konuşmuyor. Konuya buradan girmek istememin sebebi, size daha büyük bir meselenin parçası olduğuna inandığım, küçük fakat çok etkin bir örnek verebilmekti. 

Konu şu: Amerika’nın “durmadan savaştığı ama kazanamadığı”, Çin’in ise “hiç savaşmadan kazandığı” bir dünyada yaşıyoruz bir süredir. Afganistan bunun son, nefis (!) ve konuya mum diken örneği oldu.

Yale’de tartışılan akademik ve kamuyla ortak yürütülen tüm araştırma ve projelerde en öncelikli olarak ele alınan ya da bu üniversiteye yağan bağışların odağında iki temel konu var. İlki iklim krizi, ki bu konuya geleceğim. İkincisi ise, liderlik krizi. Tüm dünyada liderlik krizinin irili ufaklı örnekleri her seviyede yaşanırken (sevgili ülkemiz dahil), bir yandan da global ölçekte bir liderlik krizi yaşanıyor. Dünya, rejimler ve ekonomik modeller açısından bakıldığında hangi idealin peşinde olması gerektiği ile ilgili gerçek bir “iyi örnek” yoksunluğuna düşmüş durumda. Yetmez, uluslararası kurumlar saygınlığını ve işlevini her geçen gün yitiriyor. Yetmez, herkesin işleri o kadar kötü gidiyor ki, global ve lokal düzeyde birbirini düşünmeyi tamamen bıraktılar ve “eve dönüyorlar”. En alttan sesini yükseltenler ise çağrılarına uzun süredir yanıt bulamıyor. Gazeteciler yok yere hapis yatıyor, çocuklar taciz ediliyor, insan hakları savunucuları, kadınlar, LGBTQ+ bireyler öldürülüyor. “Sesimizi duyan var mı?” sorusuna cevap, bir süredir sessizlik.

Şimdi biraz geri saralım. Dünya en son ne zaman bu kadar büyük bir krize girdi diye düşünüldüğünde, akla ikinci dünya savaşı sonrası geliyor. O dönem sonrası, bir daha bu kadar geniş çaplı bir “anlaşamama” halinin yaşanmasının önüne geçmek ve “kafasına göre işgal ve katliam” yapılamaması adına, Birleşmiş Milletler başta olmak üzere pek çok uluslararası otorite yaratılmış ve birtakım sözler verilmişti. O dönem “büyük güç çekişmesi” ABD ve Rusya arasındaydı ve demokratik, kapitalist düzen ile demokratik olmayan ancak sosyal ve komünist bir düzen arasında bir çekişme yaşanıyordu. Hangi rejim daha büyük ilerleme sağlayacak gösterisi ve ispat çabaları, herkesin kendi kulübüne adam toplamaya çalıştığı, soğuk bir çekişmeye sahne oluyordu. Kimse kimseyi alenen bombalamıyordu ama iki taraf da “gelişimin formülü” üzerinden ciddi ve bol haksızlık dolu bir sınav veriyordu. 

Derken, bir kazanan peydah oldu. Kapitalizm. Duvarlar yıkılıp da McDonald’s her yere açılınca, ülkelerin hangi rejimle yönetildiğinin de bir önemi kalmadı (bence). Sermaye özgürce dolaşmaya, “gelişme” denen şey liderlerden ve ülkelerden kısmen bağımsız bir şekilde kendini yeniden üretmeye başladı. Hatta belki biraz haddini de aştı. ABD’de bu kez “her yere demokrasi” ticaretine soyundu. Tek adam rejimlerinin potansiyel olarak yaratabileceği her türlü saldırganlık ve uluslararası kamuoyunca kabul görmeyebilecek tekinsizlik, “her yere demokrasi” ile çözülebilecek bir problem olarak görüldü. Belki de sadece kâğıt üzerinde okunan ABD ideali bu yöndeydi, alt gündemler bambaşkaydı. Uluslararası kurumların en büyük destekçisi olarak ABD, Birleşmiş Milletler Güvenlik konseyi kararları çerçevesinde bu büyük idealin peşinde, kendi topraklarından çok uzaklarda işgallere doymaz bir savaş sürdürürken, Rusya hala onunla bu aynı oyunda rakip olmaya çalışıyordu. Uzaklarda bir yerlerde ise, demokrasiden pek hazzetmeyen ancak kapitalist düzenin tüm nimetlerinden faydalanan bir Çin, gittikçe etki alanını büyütüyordu. Ancak tüm dünya için hala bir “Amerikan Rüyası” söz konusuydu. Bütün bu denklemi değiştiren 11 Eylül saldırıları ile G. Bush’un, ülkesine yapılanın sorumlularını bulmak üzere Birleşmiş Milletler kararını ilk kez “alenen sallamayarak” Orta Doğu’ya “ava çıkması” oldu. Uluslararası kurumların saygınlığı zaten tartışmalı bir halden, belki de ilk kez gülünç bir hale dönüştü. 

Şimdi Amerika, her yere demokrasiyi getirmek üzere çıktığı yolculuktan son olarak Afganistan hadisesi ile birlikte, bunu bir kez daha başaramamış, kaybetmiş ve “demokrasi çok da iyi bir şey değil mi acaba” diye düşündürttüğü bir hezimetle geri dönüyor. Zira onca “demokrasi uğruna” olduğu iddia edilen savaşa rağmen Amerika’nın da “eşitlikler ülkesi” hali malumumuzken, dünyada demokratik rejimler düşüşte ve anti-demokratik rejimler yükselişte. Ülkeler ekonomilerini içe kapatma çabasında, vatandaşlarına olan baskılarını artırıyor, Çin büyük ve karşılığını beklediği borçlar dağıtıyor ve bu arada uyguladığı bazı “iyi fikirlerle” popülist baskıcı birtakım diktatörlere ilham oluyor. Bu “popülist fikirler” Peru’dan İstanbul’a salgın hastalık gibi yayılıyor. (Peru’nun Escazu Anlaşması’ndan çekilmesi ile Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çıkmasını lütfen bir yan yana koyun.)

Bugün artık büyük güç çekişmesi, Rusya ve ABD arasında değil, Çin ve ABD arasında yaşanıyor. Peki bu neden önemli? 

Çünkü “iklim krizi” diye bir diğer aslen çok daha önemli krizimiz var ve bu kriz, bugüne kadar dünyanın başına gelen tüm krizlerden farklı olarak hepimizin tek bir devlet, millet gibi tek bir anlayışla hareket etmemizi gerektiriyor. Tüm dünya olarak hep beraber aynı anda, aynı sertlikte birtakım önlemler almak üzere el sıkışmamız, uygulamaya geçmemiz gereken ve geri dönüşü olmayan bir dönemecin eşiğindeyiz. Bunu başaramadığımız takdirde bu kriz hepimizi yok edecek. 

Peki, iki ayrı istikamete inadına koşan bu güçler dengesizliği içinde bunu nasıl yapacağız? Çin ve ABD birer örnek, görünen en büyük güçler ancak alttan gelen dalganın net göstergesi. “Liderlik krizi” dedikleri de işte tam bu noktada devreye giriyor. Uluslararası kurumların, ülkelerin, rejimlerin bizi hayal kırıklığına uğrattığı, paralize edildiği bir dünyada yüzümüzü kime döneceğiz, hangi masanın etrafında hep birlikte oturabileceğiz? Başa mı döndük? Üçüncü dünya savaşını engelleyemiyoruz çünkü aldığımız önlemler işe yaramıyor mu? Üçüncü dünya savaşını “doğa ana” mı bize açacak, açtı acaba? 

Yale Üniversitesi için gönül rahatlığıyla şunu söyleyebilirim. Kuantum fizikçisinden hukukçusuna, işletme fakültesi öğrencisinden tarihçisine herkes iklim krizine çare arıyor fakat bu çarelerin her birinde konu dönüyor dolaşıyor ve liderlerin yarattığı darboğazlara sıkışıyor. Yetkileri, bütçeleri, derin devletleri ile kuyu başlarını tutan bu iktidar odakları yolları açmazsa, bu çözümler hayata geçemeyecek. Güç savaşı kimseye bir kazanım getirmeyecek. Demokrasi, Amerika da dahil güç kaybederse, en iyisi tiranlık demek için hazır bekleyen sistemler, kapitalizmle kol kola girip son ineği de birlikte sağacak. Tiranca bir kurtarışa imza atmayacaklar. 

Biliyorum gündelik dertlerin içindeyiz, eninde sonunda birçoğumuz için konu kısa vadeli birtakım sorunlara çözüm bulmak, birilerini memnun etmek, oradan para kazanmak, şuradan para kaybetmemek üzerine fakat bu bahsettiğim büyük resimdeki sorunlar, ne yazık ki sonuçlarını bizim kendi hayat döngümüz içinde göreceğimiz, kaçamayacağımız kadar büyük ve ivedi sorunlar. Dipten gelen (grassroots) liderler var. Her yerdeler. Onlar aracılığıyla hepimiz ortak bir yön için yeterli baskıyı kuramaz. Bizler kendi mesleklerimiz dahilinde yapacağımız maksimum etkiyi yapmaktan geri durur, zorbaların ve diktatörlerin kısa vadeli hesaplarının bir parçası olursak, kaybettiğimizi bizzat göreceğiz. Çocuklarımıza kalmayacak hesap, biz ödeyeceğiz. 

Benim tüm bu tartışmalardan kendime çıkardığım ders, demokrasiyi savunma zorunluluğum. Diktatörlere kafa tutmaktan daha da önemlisi, seçme ve seçilme hakkının ardındaki ısrarlı duruşum. Bunun tüm dünya için uzun ömürlü olması umudumu, “dev güçlerin” yarı yanlış yarı doğru stratejilerine bırakamam. Demokrasi bana, hepimize lazım, demokrasi hala çalışan ve en iyi sonuca ulaşan elimizdeki tek sistem. Dünyayı kurtarmak içinse demokrasiye sahip çıktığım oranda seçebileceğim, her seviyedeki liderlere ihtiyacım var. O liderler kim, nerede, siyasi partilerin başında mı, hükümetlerin tepesinde, CEO’lar mı? Sanmıyorum. O liderler sadece oralarda değiller, aramızdalar. Sonuçta lider nedir? Kitleleri peşinden sürükleyebilecek kadar ilham verici olanlardır. 

İlham kimin işi? En iyi siz bilirsiniz. Başka sorum yok ☺

“İlhamları” gelenler bana yazın.

[email protected] 

Instagram @omur 

 

Ömür Kula Çapan

Reklamcılar Derneği Yönetim Kurulu Üyesi 

Yale University M. Greenberg 2021 World Fellow

Bunları da beğenebilirsin

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.