Sürdürülebilirliği ana akımlaştırabilmek

İş dünyasında sürdürülebilirlik dediğimizde hala akıllarda tek bir kapsam yok, bundan dolayı bu yazıya, kapsamı “ekonomik, sosyal, çevresel ve toplumsal” konularının tamamını sürdürülebililik kavramı altında gördüğümü belirterek başlamak isterim. Bir diğer açıklamayı da sürdürülebilir yaşam hakları kavramını, sürdürülebilir kalkınmaya tercih ettiğimi, inandığımı belirterek yapmak isterim. Yazının ilerleyen satırlarında bu kavramları ve tercih nedenlerimi açıklamaya çalışacağım.

13 yıldır iş dünyasında sürdürülebilirlik alanında görev alıyorum, çalıştığım kurumların sürdürülebilirlik stratejilerinin oluşturulması ve devam eden tüm süreçlerden sorumlu oldum. Bu bağlamda da deneyimimle de teyit ederek söyleyebilirim ki bizler, iş dünyasındaki sürdürülebilirlik uzmanları, öncelikle fırsatları gören, kuruma gösteren, stratejisini oluşturan ve uygulanmasında katalizör olanlarız. Bu bağlamda aslen işlevimiz kurumun tüm fonksiyon ve üyelerinin bu yönetim yaklaşımını (sürdürülebilirlik yönetimi) benimsemesi ve diğer fonskiyonumuz ise yaklaşımın ana akımlaşması için ittifakların kurulmasıdır. Özetle tek başımıza veya departman olarak bir kurumun sürdürülebilirliğini tesis edemeyeceğimizi tahmin ediyorsunuzdur,  iç ve dış paydaşları sürdürülebilirlik ilkelerini hayata geçirme konusunda harekete geçirmek, onlardan destek almak ve iş birliği alanlarını kurgulamak temel rolümüz.

Her şeyden evvel tartışmasız bir gerçekle başlamak isterim. Malthus Nüfüs İlkesini yayınladığında 1798 yılında dünya nüfüsu 900 milyon idi. Bugün nüfus 7,2 milyar, bu alanda çalışan bilim insanlarının 2040 yılı tahmini nüfusun 9 milyara ulaşacağı, nüfus hareketlerinin de 2/3’ün kentlerde yoğunlaşma şeklinde gerçekleşeceği. Hızla artan bir türüz, nüfus artışımız ile birlikte kaynak tüketimimiz de artıyor. Yalnızca nüfusun gereksinim duyduğu kaynakların tüketimi değil, kapitalizmin yarattığı yeni “ihtiyaç”larla birlikte daha fazla tüketiyoruz. Tükettiğimiz ise ne yazıkki yaşamın devamlılığı için gerekli kaynaklar ve bu kaynakların bugün hala – bakınız en yakın zamandan bir örnek Ergene Havzası – vahşice yok edilerek kȃrın maksimize edilmeye çalışıldığını biliyoruz, yaşıyoruz, görüyoruz. 

Türümüzün doğa ile olan ilişkişi tam bir iktidar ilişkisi ve bu iktidar yok etme, tahakküm etme, imtiyaz sağlama üzerine. Bu yönetimin, sistemin adı da vahşi kapitalizm. Peki sadece doğa ile olan ilişkimiz mi bu kadar yıkıcı, hayır toplam faydayı bölüşenler arasında da çok derin bir adaletsizlik var. Tüm dünyada yüksek gelir grubunda yaşayan insan sayısı 1 milyar iken, orta gelir grubunda 2,5 milyara, düşük gelir grubunda ise bu rakam 3,5 milyara çıkıyor. Gelir dağılımı arasındaki eşitsizliklere çok farklı kırılımlarla küresel ve ulusal ölçekte baktığımızda da “zenginliğin azınlık tarafından yoksulluğun çoğunluk tarafından” paylaşılıyor olduğu gerçeği değişmiyor.

Türümüzün faaliyetlerinin sonucu gezegenimizde sınırları aşan konularımız, meselelerimiz var. Elbette bunu mesele ediyorsanız, elbette sürdürülebilir bir yaşam için dertleniyorsanız… Bunlar yine hepimizin aşina olduğu iklim değişiklikleri yani karbon salınımının neden olduğu ve gezegendeki hemen her şeyi yıkıp geçecek büyük risk. Okyanusların asitlenmesi, ozon tükenmesi, kirlenme, sularda oksijen oranlarının azalması, tatlı su kaynaklarının talanı, orman arazilerinin yok edilmesi, biyoçeşitliliğin azalması, kimyasal kirlenme, hava kirliliği… Daha da sıralarım ama zaten biliyoruz.

Sorumsuz üretim ve tüketim ile doğal kaynaklar, yine pek çok farklı nedenlerle ama sonunda tamamı haklı tarafı olmayan ve sürdürülebilir yaşamı tehdit eden savaşlar, emeğin sömürüsü, hegemonik olanın yarattığı insan hakları ihlalleri ile bugün yaşadığımız sorunlar “aşırı zenginlik-feci yoksulluk, yetersiz beslenme, güvenli içme suyuna erişememe, sağlık ve barınma haklarında mahrum bırakılma, salgın hastalıklar, doğal felaketler, ayrımcılığa maruz bırakılan gruplar, yolsuzluk, vatansız toplulukların büyümesi, kamusal hizmetlere erişimi kısıtlanan nüfuslar ve yok olan ekosistem.

Peki tüm bu gerçeklik karşısında nasıl bir politika gerekiyor ve hangi aksiyonlar alınmalı ki bu çevresel, sosyal ve toplumsal yıkıma dur diyebiliriz.  Yukarıda bilinçli olarak sürdürülebilir kalkınma yerine sürdürülebilir yaşam kavramını seçtiğimi söylemiştim, tam bu noktada bu kavramı biraz yorumlamak isterim. Sürdürülebilir kalkınmada “hak öznesi” insan. Buna bağlı olarak da geliştirilen politikalar veya aksiyon planlarının öznesi insan oluyor. Sürdürülebilir yaşam hakları dediğimizde ise kavram daha geniş bir perspektiften ekosistemin (canlı ve cansız tüm varlıkların uyum içinde bir aradalığı), gelecek tüm türlerin nesillerinin ve kültürel hakları kapsıyor. İnsan da var, kedi de var, yaban hayat da var, ağaç da var, göl de var, okyanus da var, yeraltı kaynakları da var, zeytin de var, tüm bunlarla birlikte denge içinde yaşamayı hak eden tüm türlerin gelecek nesilleri de var, yaratılan kültürel miras da var, sanat var, müzik var…

Şimdi buradan biraz politikalar ve çözümlere geçmek isterim. Her birini ele alacak kadar uzun bir yazı değil, bu yüzden bazı gruplamalar yapmak durumunda kaldım ve katkıya her zaman açık.

Teknoloji ve İnovasyon: Bu noktayı açmak yerine yani mevcutta bu politikaların neler olduğuna değinmek yerine biraz ‘ne anlıyoruz’a bakmak istiyorum. Öncelikle hepimiz hayatımız boyunca pek çok problemle karşılaşıyoruz ve bunları aşmak için çözümler geliştiriyoruz. Bu noktada teknoloji bir çözüm aracı, inovasyon ise çözüme giden yenilikçilik olarak hayatımızda. Sorunu doğru anladığımız, ve tüm etki alanı ile birlikte görebildiğimizde daha iyi bir yaşam için bu araçlar bize destek oluyor ve olacak. Bu noktada bakışımızı bazen de onarmak yerine yıkıp yeniden yapmaya da çevirebilir miyiz? Bu yalnızca tasarımcıların, teknoloji geliştiricilerinin sorumluluğu değil, bu hemen her işimizde bizlerin de çözüm üretmeye alışkın olduğumuz metodolojiyi değiştirmemiz gerekir. Tüm geçmişin deneyim ve bilgisini yok saymak değil elbette, kaldı ki sorunlarımız çok önemli bir kısmı yeni nesil sorunlar ve bunlar için tam da kadim bilgileri hatırlayarak, farklı yerden bakarak bir tasarım mümkün, yıkıcı tasarım olarak tanımlanan bu yaklaşıma kulak vermek gerekiyor.

Düşük Karbon Ekonomisi: Bu artık tartışmasız bir icraat olmalı, bireylerden kurumlara ve sistemlere uzanan, içinde sadece nasıl tüketeceğimizin bilgisinin değil, aynı zamanda tasarımından üretimine kadar düşük karbonlu ürün ve hizmetler olmalı. Yani çokça konuştuğumuz atık ayrıştırma, atık bertarafı, atıkların geri dönüşümü kadar, bu atığı oluşturan kaynağa bakmalı, tasarıma, üretime, tedarik süreçlerine el atmalıyız. Sorumlu tüketim evet ama bu sorumluluğu üretimden başlayarak hayata geçirebilmeliyiz ki burada üretim tanımını “kaynak temini, kaynak lojistiği, kaynak işlenmesi” gibi tüm bir ürün & hizmet yaşam döngüsü olarak almalıyız. Döngüsel ekonomi, biliyoruz lineer bir akış yok, var sayıyorsak da kendimizi ve safça bize inananları kandırıyoruz. İyi işler mümkün, yeter ki odağa yalnızca ne olursa olsun kȃrı maksimize etmek veya giderleri azaltmak olarak bakmayalım. Kȃrın maksimizasyonu ile sosyal ve çevresel açıdan uyumlu olmak karşıt değil, karşıt kavramlarmış gibi algıladığımız ve eylediğimiz her geçen gün zaten ekonomik sürdürülebilirliği ortadan kaldırıyoruz. Şöyle düşünün, işletmenizin ana girdisi ve kaynağı su, dolayısıyla siz suyu kullanan ve tüketen bir sektördesiniz, varlığınız suya bağlı. O zaman atıklarınızla temiz su kaynaklarını kirletmek, su kullanımını minimize edecek yeniliklere yatırım yapmamak, kullanmıyorsanız bile tatlı su kaynaklarının yok olmaması için çalışmamak sizin işinizi bitirecek. Bu şekilde bakamıyorsanız o zaman şöyle bakılabilir; bir şey “meta” az ise ve talep var ise fiyatı artar. Bugün işiniz suya gerek duyar ama siz gerekli hiçbir tedbiri almıyorsanız ve bunu maliyetlerden yapıyorsanız önce su fiyatı artar yani maliyetiniz sonra su biter yani siz.

İş Dünyasında İnsan Haklarının Tesisi: İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi tüm insanlar için hakları “evrensel, bölünmez ve alınamaz” olarak tanımlıyor. Devletlerin insan haklarının tesisi için yerine getirmeleri gereken yükümlülükleri ise; Saygı Gösterme Yükümlülüğü: Hakkın uygulanmasına müdahale etmemek. Koruma Yükümlülüğü: Bireylerin sahip olduğu haklara müdahale edilmesini engellemek. Yerine Getirme Yükümlülüğü: İnsan haklarının tesisi için gerekli politika ve mekanizmaları kurmak, haklara erişimi sağlamak, erişimi kısıtlanmış bireyler için iyileştirme, erişimi kolaylaştırma ve hakların kullanımını sağlayacak sosyo-politik ortamı tesis etmek. Beyannameye taraf olan, imza atan devletler olduğu için birincil sorumluluk devletlerindir. Ancak bildirge, tüm birey ve kurumları hak ve özgürlüklere saygının tesisi için gerekli özeni gösterme konusunda sorumlu taraflar olarak tanımlıyor. Bu bildirgeden referans alan, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi, İş Dünyası için Koruma, Saygı Gösterme ve Telafi Etme çerçevesinde İnsan Hakları Rehber İlkelerini yayımladı. Bu rehber ile çok uluslu şirketler başta olmak üzere tüm şirketlerin uluslararası insan hakları normlarına saygı göstermek, insan hakları ihlallerinden kaçınmak, insan hakları ihlaline neden olacak yatırım ve operasyonların olumsuz etkilerini ele almak görevleri tanımlıyor. Dolayısıyla sorumlu hissetmeye, sorumluluk almaya engel yoktur, sorumluyuz diyen tüm şirketlerde ayrımcılık yapmama, insan haklarını tesis etme, insan onuruna yakışan iş ve çalışma ortamları sağlama, dezavantajlı bırakılan grupları kapsamaya, eşitlik ilkesi ile adil davranma sorumluluğunu birlikte ele almaya karşı taahhüt vermiştir. Taahhüt veriyor ise uygulamalıdır.

Dördüncü Kuşak Hakların Tesisi: Sanıyorum en zayıf politika önerisi uygulama örnekleri ve alanın örgütlenme kabiliyetinin zayıflığı burada. Söz konusu ekosistemin, söz konusu ekosistem içindeki tüm canlı ve cansız varlıkların hakları olduğunda, söz konusu nüfusun (yukarıda değinmiştim) 2/3’nün kentlerde yoğunlaşma eğilimine baktığımızda kentin, ve henüz dünyaya gözlerini açmamış tüm türlerin tüm gelecek nesillerinin sürdürülebilir yaşam haklarını düşündüğümüzde düşünsel ve eylemsel zafiyetlerin, eksiklerin olduğu bir mücadele alanı. Bugün gündemde olan hayvan hakları yasasına baktığımızda bırakın eylemi, düşünsel olarak bu hakların tanınması noktasında bile değiliz. Kent haklarını konuşmuyoruz bile, konuşamadıklarımız, politik alana, ranta bırakılanlar, karar alma mekanizmalarında olamadıklarımız “planlı kentleşme, kültürel faaliyetlerin icra edildiği alanlar, sağlık ve güvenliği öne alan tasarımlar”…

İyi Yönetişim, Kapsayıcı ve Çevre Açısından Sürdürülebilir Ekonomik Büyüme: Bir yönetim şekli, modeli “paydaşların katılımı”, şeffaf ve hesap verebilir karar alma süreçlerinin tasarımı, çok boyutlu etki analizlerinin yapılması, tüm kimlikler için onurlu çalışma hakkının tesis edilmesi, çevresel etki analizlerinin ve gereklerinin yapılması şeklinde betimleyebiliriz. Şirketler sadece kendi çalışma ortamlarından değil, tüm değer zincirleri için de sorumluluk almalıdır, dünyada üretimin ve hizmetlerin döndüğü ana sektörün KOBİ’ler olduğunu düşündüğümüzde bu tedarik ağına dokunmayan eylemlerin dönüşümsel bir etki yaratması mümkün değil.

Aysun Sayın

WPP, İnsan Kaynakları, Çalışma Kültürü, İç İletişim ve Sürdürülebilirlikten Sorumlu İcra Kurulu Üyesi

 

 

Bu yazı ilk kez Campaign Türkiye’nin 113. sayısında yayımlanmıştır.

Bunları da beğenebilirsin

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.