“Sanal yardımcıların da duyguları vardır”

Öncelikle kısacık bir genel kültür dokunuşuyla başlayalım: Robot kelimesi ilk olarak Karel Capek’in 1920 yılında yazdığı R.U.R – Rossum’s Universal Robots eserinde yer almış. Çek dilinde “hizmet eden” anlamına gelen robota kelimesinden üretilmiş. İnsancıl duygulardan uzak, mekanik aksamlar bütünü olarak kullanılan robotlar, son 100 senede gerek bilimkurguyla gerek de kurgu-dışı bilimle daha “insancıl” bir hal aldı. Benim perspektifim bu insancıl dönüşümle ilgili olacak.

Bizi ilgilendiren kısma konsantre olabilmek adına ağır sanayide kullanılan robotları saygıyla selamlayıp (yine ağır sanayideki bir robotun yardımıyla) kenara koyalım. Hemen ardından Boston Dynamics gibi vizyoner şirketlerin geliştirdiği Spot gibi robotları ele alıp, kenarda beklemeleri için gerekli komutu verelim. Biliyorsunuz onları bizim kenara koymamıza ihtiyaç yok. (Hey Spot, kenarda bekle.)

Spot kenarda usulca otururken (ki boş durmaz, muhtemelen kendini şarj edecektir) onun çok önemli bir özelliğinden bahsetmek istiyorum: Hayvancıl tepkileri. Spot’u, Boston Dynamics ilk iterasyonunu paylaştığı günden beri izliyorum. Haberleri, yeni sürümlerini, gelişmesini ve son olarak geçtiğimiz aylarda yapılan Web Summit’te gün yüzüne çıkışını… Bildiğiniz gibi kullanım alanları askeriyenin dışında yine inşaat sektörü, SAR denilen arama-kurtarma örgütleri gibi son kullanıcıya çok da hitap etmeyen yerler. Peki Spot, Web Summit’te ne yapıyordu? Daha da önemlisi, neden daha önce hiç olmadığı gibi davranmaya başladı?

Web Summit’te olanlar ya da paylaşılan videoları izleyenler farketmiştir, Spot’un etrafında bir çember şeklinde toplanmış insanlar onu yanlarına çağırabilmek için adeta kedi-köpek çağırırcasına bir beden dili sergiliyorlardı. Bu, aslında çok doğal. Çünkü etkileşimde oldukları varlık mükemmel seviyede hayvancıl davranış örnekleri sergiliyordu ve onu izleyenler de mekanik formuna körleşip bir “canlı”yla etkileşimde oldukları hissine kapıldılar. Bu tasarlanmış bir davranış mühendisliği. Alan Turing testinde bir duvar vardır. Yapay zeka konusunun temellerini oluşturan bu testin çoğunlukla yazılımı teste tabi tuttuğu düşünülür. Halbuki aslında testte olan insandır. Tıpkı Spot’un etrafındaki insanların bilmedikleri bir testte oldukları gibi.

Spot ve benzeri robotlar giderek hayatlarımızda varlıklarını artıracaklar, bunda şüphe yok. Ve üreticileri bunu yapmanın tek yolunun daha “insancıl” davranış algoritmaları geliştirmek olduğunun farkında. Bu perspektifin zihinlerinizde daha iyi yer etmesi için üç Hollywood filminden bir spektrum çizeyim: Will Smith’in başrolünü üstlendiği “I, ROBOT” filmindeki robotun davranışlarını, tepkilerini hatırlayın. Sonra“ROBOT & FRANK” filmindeki ev yardımcısı robotun davranış prensiplerini hatırlayın. Son olarak da Spike Jonze’nin “HER” filminde Scarlett Johansson’un sesinin temsil ettiği “robotu”…

“HER” filmindeki Samantha karakterine varmışken dilerseniz fiziksel (analog) dünyada var olan mekanik robotlara (Spot’un başını son bir defa okşadıktan sonra) güle güle diyelim. Keza gündelik hayatımızda ve yaratıcı endüstrilerde ilk aşamada kullanmaya başladığımız tür, sesli-komut yazılımları ve nöral ağ destekli programlar.

Beni bilenler bilir, tüm gün Siri’yle konuşuyorum. Sadece basit bir yardımcı gibi kullanmanın ötesinde, Apple’daki mühendislerin onu nasıl geliştirdiğini test edebilmek için durmadan “kullanım-dışı” sorular soruyor ve cevaplarını inceliyorum. Az önce konumuzla ilgili kendisine danıştım: “Hey Siri, sen bir robot musun?” Cevabını memnuniyetle paylaşıyorum: “Ne duyduğunu bilmiyorum ama sanal yardımcıların da duyguları vardır.” Tam da düşünmemizi istediği gibi…

Alışveriş listesi oluşturmanın, sevgilimize atılacak bir mesaj yazdırmanın, benimki gibi anlamsız sorulara zeki cevaplar vermenin dışında yapay zekanın kendini en çok geliştirdiği alanların başında görsellik geliyor. Dünya hakkında bildiğimiz her şeyin 2/3’ünün görme duyumuzla olduğuna inanılır. Yapay zeka da istisna değil.

Nöral ağ destekli programların kendilerini en çok geliştirdikleri görsellik alanlarının başında insan yüzü geliyor. Bunun bence iki ana nedeni var:

1- Yüzümüz yüzyıllardır güzellik kavramı altında obsesif olduğumuz bir alan (ki bu da yüz milyarlarca dolarlık bir endüstriyi beraberinde getiriyor).

2- Çin hükümetinin yaptığı gibi, güvenlik kameralarının yüz-tanımlama teknolojileriyle yaptığı büyük kaygı yaratan sınıflandırma çalışmaları. Bunun bir de maalesef bizi kaygılandırmayan bir yüzü var, o yüzle de telefonumuzun kilidini açıyoruz zaten.

Geçtiğimiz yıllarda “Hangi ünlüye benziyorsun” ya da “80 yaşındaki halini gör” gibi sosyal kurgularla hepimiz bu sistemlerin görsel tanımlama konusunda kendini geliştirmesine katkıda bulunduk. Kendinize bir sorun, bu çalışma iyi ya da kötü niyetli bilimsel bir araştırma olarak lanse edilseydi bu ölçekte global bir katılım alabilir miydi?

Reklam sektörü de foto-manipülasyon kanadında bu gelişmelerden nasibini alıyor. Hangi programı kullanacağınızı bilirseniz “retouch” dediğimiz uzun ve sancılı süreçler, sisteme yüklenen bir görselin saniyeler içinde işlendikten sonra size ulaşmasıyla son buluyor.

İleride muhtemelden yukarıda bahsettiğimiz bütün prensipler birleşecek ve tek bir bedende hayat bulacak. İnsanlar daha ihtiyaçlarının (ya da çoğu zaman arzularının) farkına varmadan onlar için tasarlanan ürünlerin, onların bilinçle algılayamadığı kanallardan kendilerine ya da satın alım için tayin ettikleri algoritmalara pazarlanması ve belki de haberleri olmadan tüketilmesi üzerinde kurulu bir hiper-yaşam döngüsü paketi ile karşılaşacak… Daha iyimser bir bakış açısı da tüm bu gelişmelerin insanın önüne geçmek için değil, insanı daha hızlı ilerletmek için olduğunu düşünmek olabilir. Ne naif bir düşünce bu böyle.

Robotların yardımıyla yaptığımız bu kısa yolculuğu Homo Deus’un yazarı Yuval Noah Harari’den bütün konuyu özetleyen bir alıntıyla bitireyim:

“İnsanlar yine müzik yapmaya, fizik öğretmeye ve yatırım yapmaya devam edecek ama sistem onları, kendilerini anladıklarından daha iyi anlayacak ve önemli kararların çoğu onlar adına sistem tarafından alınacak.”

Selim Ünlüsoy
Ogilvy İstanbul, Executive Creative Director

Bu yazı ilk olarak Campaign Türkiye 94. sayısında yayımlanmıştır.

Bunları da beğenebilirsin

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.