Reklamcılık bana çok seksi geldi

“Reklamcılığın en çekici tarafı, enerjisi. Hızlı, zamanla yarışan, teknolojiden haberdar bir sektör” diyen Ayşe Altınok, yurt dışı deneyimlerini ve yönetmenliğe geçiş sürecini anlatıyor.

İstanbul’da doğup büyüyen ve yıllarca hem yerel hem de global ajanslarda art direktörlük yapan Ayşe Altınok bu ay Yurt Dışı sayfalarımızın konuğu. Ayşe, 2014’te kariyerinde bir kırılma yaratarak ajans dünyasını terkediyor ve Biscuit Filmworks’te profesyonel olarak yönetmenlik yapmaya başlıyor. Bu değişiklik kulağa şaşırtıcı gelse de şu sözleri durumu net bir şekilde açıklıyor aslında: “Yurt dışında çalıştığım 16 sene boyunca, kreatif olarak, hep sahne sanatlarını paralelinde tuttum ve hazır olduğumu hissettiğim zaman film sektörüne geçiş yaptım.”

Çocukluğum sinema hayranlığı ve tasarım aşkıyla geçti. Gençliğimde tiyatro, performans sanatı ve görsel sanatlarla çok ilgilendiğimden, film kategorisine atlamam doğal bir hareket oldu. Reklam sektörüne Mimar Sinan Güzel Sanatlar Fakültesi’ndeki Grafik Tasarım eğitimimden sonra girdim. Reklamcılığın en çekici tarafı enerjisi olmuştur benim için. Hızlı, zamanla yarışan, teknolojiden haberdar, zeki ve sürekli gelişen bir sektör… Bunun parçası olmak 20’lerimde son derece seksi bir karar olarak geldi bana.

Her yönetmen farklı bir köke bağlı, farklı bir alt yapıdan gelebiliyor, benimkisi performans, tasarım ve fikir üçlemesinden oluştu.

Türkiye’de çalıştığım dönemlerde işlerin daha çok günü kurtarmak amaçlı yapıldığını hatırlıyorum, fakat buna rağmen kendimize o kadar çok baskı uygulardık ki, gecemiz gündüzümüz kalmazdı. O tek bir ilan için yaşadığımız dramayı hiç unutmayacağım. Fakat o mücadele beni çok geliştirdi tabii. Sektörü anlamamı sağladı ve beni bir sonraki adımıma hazırladı.

Çalıştığım müşteriler, büyük araba markaları, bankalar ve beyaz eşya firmaları idi. Arada ödül kazanmak için daha küçük markalara cesur işler yaptığımızı hatırlıyorum.

Yurt dışı fikri TBWAIstanbul’un hemen sonrasında belirdi. Evrensel iş yapma isteğim çok büyüktü. TBWA o konuda gözlerimi açtı kesinlikle. Fakat eksik olan şeyler hayatımda ekstra bir çift daha gözdü belki, hep yurt dışında neler olup bittiğini merak ettiğimi hatırlıyorum. Ve bu merakımı giderebilmek için bir risk almam gerektiğini biliyordum.

İlk durağım Amsterdam oldu. İlk 2 sene freelance iş yaptım, bunun yanı sıra kişisel sanat, reklam ve tasarım projeleri geliştirdim. Dergilerde yayınlanan işlerim oldu. Arkamda büyük bir marka olmadan neler yapabileceğimi görmek istedim. Milyon dolarlık kampanyalar yerine, küçük, zeki ve insanları düşündüren projeler yapmak istedim. Bütün bu projeler beni Nike’a tasarımcı olarak soktu, devamında Wieden + Kennedy Amsterdam ofisine girdim ve 10 sene orada çalıştım (Amsterdam NL ve Portland USA). Kreatif olarak kariyerimin sonlarına doğru, tekrar performans sanatlarına geçme isteğim çoğaldı. Yurt dışında çalıştığım 16 sene boyunca, kreatif olarak, hep sahne sanatlarını paralelinde tuttum ve hazır olduğumu hissettiğim zaman film sektörüne geçiş yaptım.

Los Angeles’da yaşıyorum ve Biscuit FilmWorks’in bünyesindeyim. Londra’da bir şubemiz daha var. İşlerin nereden geleceği belli olmuyor ama global bir şirket olduğumuzdan, her yerde çekim yapabiliyoruz. Biscuit’in Amerika ayağında 15 yönetmen var, tek kadın olarak tecrübemin farklı olduğunu söyleyemem ama sessizce bir göğüs gerdiğimi hatırlıyorum ilk katıldığım gün.

Uzun seneler global bir iş ortamında çalıştığım için, artık kendimi yurt dışında çalışıyor gibi hissetmiyorum ama yönetmenliğin getirdiği yaratıcı sancılar ve iş ortamlarının zorlukları her yerde aynı. Amaç hep iyi iş yapmak tabii ama “iyi” farklı algılanabiliyor ülkeden ülkeye ya da pazardan pazara. Fakat deneyimimi hiçbir şeyle değiştirmek istemem. Attığım her adım beni bir sonrakine hazırladı. Şu an Los Angeles’da yaşamak için çok iyi bir zaman. Yaratıcı enerji çok iyi burada. Duyduğum kadarıyla New York’tan çok taşınan var batı yakasına, özellikle yaratıcı sektörden.

Sadece yazar olma gibi bir hırsım yok fakat hikaye anlatmayı seven bir insan olarak özel işlerimin çoğunu kendim yazmaya çalışıyorum. Bu daha çok kısa ve uzun metraj filmlerim için geçerli. Yazar ile ortak çalışmayı da çok seviyorum, her zaman başka bir beyine ve perspektife ihtiyacımız var bence iş yaparken. Özellikle de filmlerde.

Şu an reklam projeleri dışında 2 uzun metraj üzerinde çalışıyorum. Film çok zaman alan bir oluşum, sabır ve ithaf gerektiriyor. Önümüzdeki bir-iki sene sonra bile hala aynı projenin üstünde çalışacağımı söyleyebilirim mesela.

Yeni gelişmelerden biri de Türkiye üzerinde PTOT Film ile çalışma fırsatı. Geçen sene uzun görüşmelerden sonra beraber proje hazırlamaya karar verdik. Üzerinde çalıştığımız heyecanlı bir iş var. Zaman alacak ama çok iyi olacağına inanıyoruz ortaklığımız sayesinde.

İstanbul çok dinamik bir yer olduğundan, işlerin üzerinden çok hızlı geçildiğini hatırlıyorum. Amsterdam’da ise tam tersine haftalar ve aylarca aynı proje üstünde durulurdu ve çok organize takvimler üzerinde çalışılınırdı. Hollandalılar belli saatlerde çalışırlar ve bu düzen orada yaşayan yabancıları da etkiliyordu. Daha sonra Portland Oregon’a taşındım. Portland’in bir avantajı sinema/film açısından daha verimli geldi bana. Ekibimi bulmak, sıfırdan yeni ilişkiler kurmak çok heyecan vericiydi. Portland’da ilginç bir film akımı oluşuyordu benim gittiğim dönemde. Tanıştığım ekip hep ortak projelerde çalışmış ve sıkı arkadaşlıkları olan, daha özgür ruhlu bir gruptu. Avrupa daha kuralcı bir yapıda iken, Amerika endişesiz ve rahat bir ortam olarak gösterdi kendini bana. Türkiye’deki sektörden uzaklaşalı çok zaman oldu fakat PTOT Film ile anlaştığımdan beri işleri biraz daha yakından görebiliyorum ve yapım kalitesinin geldiği yer çok heyecan verici şu an.

Yurt dışında çalışmak için en önemlisi, cesur olmak ve atılgan davranmak. Öğrenmek adına risk almak ve bazen de çok kurup planlamamak kariyerimizi. Hiçbir tecrübe kayıp değil, sadece üst üste eklenen bir oluşum. Avrupa ve Amerika genelde meraklı insanı seviyor iş dünyasında, araştırıcı ve deneysel olmaktan ben çok fayda gördüm. Sanat ve iletişim sektöründe olmak isteyenler için en önemli önerim bol bol üretmek. Sık üretim sanatçıyı dinç tutuyor ve müşteri çekiyor. “Body of work” dedikleri terim bunu çok iyi açıkladı benim için. Ürettikçe sanatçının tarzı, anlayışı ve stili oluşuyor.

Bu yazı ilk olarak Campaign Türkiye Haziran 2017 sayısında yayımlanmıştır.

Bunları da beğenebilirsin

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.