Paul Venables: Bu berbat dünya için ne yapabiliriz?

Venables Bell & Partners Kurucusu Paul Venables, dünyanın ne kadar kötü durumda olduğunu ortaya koyuyor bu konuda neler yapabileceğimizi anlatıyor.

Karşı karşıya olduğumuz gerçeklerle başlayalım.

Dünya berbat bir halde.

Her yerde ayrımcılık hüküm sürüyor. Ve bu ayrımcılık, sadece nazik bir farklı görüşte olma durumundan ibaret değil. Söz konusu olan “Tamamen zıt kutuplardayız ve gerekirse bağırsaklarını söküp kanında yüzerim” tipi bir ayrımcılık.

Liderler ve kurumlar başarısızlığa uğradı.

Tolerans diye bir şey kalmadı.

Ve iPhone’un bir kulaklık girişi yok. Oldukça kötü durumdayız.

Bu konuda ne yapabiliriz? Markalar bu konuda ne yapabilirler?

Açıkçası bunun çok da keyifli bir cevabı yok. Her şeyden önce aydınlatıcı bir çözüm sunamadığım için kusuruma bakmayın. Çünkü işin gerçeği, şu anda yapabileceğimiz şey, aslında her zaman yapmakla yükümlü olduğumuz tek şey. Dünyanın sahip olduğumuz minicik köşesiyle ilgilenmek. Hepsi bu.

Eğer bir reklam adamıysanız, kadınlara terfi imkanı sağlayın, eşit ücret verin ve bir daha asla “reklam adamı” gibi bir terim kullanmayın. Çeşitliliği ciddiye alın, ilgi ve ödül yerine değişimin peşinden koşun.

Kurumsal tarafın burnu havada tiplerinden biriyseniz, vergi indirimlerinizin bir kısmını çalışan maaşlarına yatırın, şirketinizin karşı karşıya olduğu problemlerle ilgili dürüst davranın, yeni bakış açıları yakalamaya çalışın, tüm dünyanın gözü sizin üzerinizdeymiş gibi davranın (çünkü gerçekten de öyle), küçük insanlara ve gezegene daha iyi davranın.

Eğer bir insansanız, kendinizi farklı düşünmeye zorlayın, başkalarına örnek olun, almak yerine vermeyi tercih edin, öğretin, saygı duyun, bulmak istediğiniz gibi bırakın, dedikodu yapmayın, çalışmanın yeni yollarını bulun, iş birliği yapın ve insanları daha çok dahil edin, meslektaşlarınızın ayağını kaydırmayın, “Üzgünüm” ve “Haksızdım” gibi kelimeler kullanmaktan çekinmeyin, geri dönüştürün, iyi niyetli olun, insanlara güvenmeye çalışın ve onlara bir şans verin, değer bilin (her şey bununla değişir), kendinizi iyilik yapmaya teşvik edin, son çöreği yarısını vermeyi teklif etmeden almayın, ufak tefek konularda bile olsa dünyadaki iyi güçlerden biri olun ve oturun. Alçakgönüllü davranın.

Bir markaysanız olumlu değişim için çalışın, hükümetlerden ve kurumlardan beklediğiniz davranış modelinin örneği olun, iyimser olmayı deneyin, sessizlerin sesi olun, tutarlı davranın, çeşitliliği, hoşgörüyü ve kapsayıcılığı teşvik edin, üçlü bilanço sistemini vurgulayın, cömertçe paylaşabilmek için aşırı başarılı olun, içinde bulunduğunuz toplulukların gelişmesi için çaba gösterin.

Bir holdingseniz, boş verin. Siz umutsuz vakasınız.

Peki yürüyüşler, imza toplamalar, açık mektuplar ve sosyal medya paylaşımları ne olacak? Güzel, herkese açık, barışçı bir protestoya dahil olmak her zaman istenen bir şey (istenmediği durumlarda da kimse bizi engelleyemez). Bir toplum olarak adaletsizlikleri ortaya çıkarmamız ve baskı altındaki ya da marjinalleştirilmiş grupların sesi olmamız önemli. Ama şimdi dürüst olalım. Çoğu zaman orada durmuyoruz. İçimizdeki derinlikleri giderek daha fazla kazıyor ve oradan çıkan safrayı bir pankarta yazıyoruz. Öfkeyi ve nefreti usanmadan Twitter içeriklerimize taşıyoruz. İşin ironik yanı, özenle tasarladığımız yankı odalarımız sayesinde gerçek anlamda kendi kendimize ya da bize benzeyen kişilerle konuşuyoruz. Aslında anayasanın 2. maddesinde yapılan düzenlemeyi savunan bir silah fanatiği hiçbir zaman sol görüşlü bir pasifistin tweet’ini okuyup “Açıkçası iyi bir noktaya parmak basılmış – kesinlikle şu anda 26 adet ateşli silahımdan ayrılma zamanım geldi” demiyor.

Daha medeni bir toplumda yaşamak istiyorsak, bizim de biraz daha medeni davranmamız gerekmiyor mu? Kanımızı beynimize sıçratan öfkenin coşkusuyla hareket ettiğimiz sürece daha iyi bir dünya yaratmayı amaçladığımızı gerçekten söyleyebilir miyiz? Birilerini kışkırtıp üste çıktıktan sonra kendimizle gurur duyuyorsak, “Barış, sevgi ve anlayış arayışındayız” diyebilir miyiz? İğneyi önce kendimize batırmamız ve sormamız lazım: Bu yaptıklarımızı neden yapıyoruz?

Ben tanrı korkusuna sahip bir insanım ama Rahibe Teresa’nın şu cümlesini sevmemin nedeni bu değil: “Bu hayatta büyük işler yapamayız. Sadece büyük bir sevgiyle küçük şeyler yapabiliriz.”

Bu sözü çok seviyorum çünkü enseye patlatılan bir şamarla başlıyor. Müthiş kişiler olduğumuzu düşünüyoruz. Kendi görüşlerimizin aşırı önemli olduğunu zannediyoruz (ve başkalarının görüşlerini önemsiz buluyoruz). Çok büyük, akıl almaz, dünyayı durduracak işler başarmak için doğduğumuzu sanıyoruz. Belki de bu kanıdan kurtulmamız gerekiyor. Belki kendi duygularımızı ve niyetlerimizi düzeltmeye, kendi kapımızın önünü süpürmeye odaklanmalıyız. Rahibenin söylediği bu. Dünyayı değiştirmenin yolu da buradan geçiyor. Her seferinde bir insanın kalbini değiştirmekten.

Sizleri, bu dünyada nasıl izler bıraktığımız konusunda daha bilinçli olmaya davet ediyorum. Her küçük detaya dikkat edin. İnsanların ruh hallerini ve karşılaştıkları durumları düzeltmeye gayret edin. Saldırıya geçmek için daha az hazırlıklı olun. Karşınızdaki bir Red Sox taraftarı olsa bile daha fazla tolerans gösterin. Yardımcı olabileceğiniz, dile getirilmemiş ihtiyaçları bulmaya çalışın. Merhamet ekseninde birlik sağlamayı deneyin. Evet, merhamet. Bu, ayrışarak açtığımız boşluğu doldurabilecek tek evrensel güç. Ve buna rağmen, bunca zaman iğneleyici bir tweet atmanın elimizdeki tek seçenek olduğunu düşündük.

İşte bu da benim naçizane görüşüm. Okuduğunuz için teşekkür ederim.

 

Paul Venables

Venables Bell & Partners

Kurucusu ve CEO’su

 

 

Bu yazı ilk kez Campaign Türkiye’nin 82. sayısında yayımlandı.

Bunları da beğenebilirsin

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.