“Milano insanı içine çekiyor”

Freelance Sanat Yönetmeni Neslihan Özyurt, Milano ile hikayesinin nasıl başladığını anlatırken orada kendi sınırlarını, neyi isteyip neyi istemediğini tam olarak keşfettiğini belirtiyor ve iş hayatının ego savaşları içinde geçmediğine dikkat çekiyor.

Bahçeşehir Üniversitesi’nde Görsel Sanatlar ve Görsel İletişim Tasarımı Bölümü’nü bitirdikten sonra “Şimdi olmazsa ne zaman olur?” düşüncesiyle bir yandan bir reklam ajansında çalışırken, bir yandan da yurt dışında yüksek lisans eğitim programlarını araştırmaya başlamıştım. İngilizce’min iyi olmasından dolayı ilk tercihim her ne kadar İngiltere olmuş olsa da anlaşılan İtalya kaderimde vardı. Cesaretimi toplayıp hızlı bir karar vererek, tek bildiğim italyanca kelime olan “ciao” ile Nuova Accademia di Belle Arti (NABA)’de Endüstri Ürünleri Tasarımı Bölümü’nde yüksek lisans yapmak için Milano’ya yerleştim. Önce bir ”merhaba” diyelim, gerisi gelirdi elbet (geldi de).

Okul kaydı işlemleri ve oturma izni başvuruları devede kulak kalırken aylarca yabancıya ev vermek istemedikleri için ev aradım. Bankalarda hesap açmak bile büyük bir dert haline gelmişti. İtalyanca’yı her sabah aynı kafede içtiğim espressolar eşliğinde, kafenin sahipleriyle ve yan masadakilerle muhabbet ederek, tam olarak sokakta öğrendim. Karakterimden dolayı yaşamına hızlıca adapte olduğum Milano’da artık ne istediğimi daha iyi biliyordum: Yine hızlı gelişen başvuru dönemi sonrası, yetenek sınavını geçerek kaydımı NABA’dan Accademia di Belle Arti di Brera’ya almıştım. Okulun ilk günlerinde de yabancı olmanın nasibini almış, derslerde ve grup çalışmalarında biraz zorlanmıştım ancak her şeye rağmen okulu en yüksek puanla bitirdim. Emeklerimin karşılığını almanın en güzel şekli buydu herhalde. Eski ve köklü bir güzel sanatlar akademisi olan Brera’da ellerimle baskı, çizim ve kolaj yaparak çok keyifli bir eğitim dönemi geçirdim. Eğitimde bu klasik bakış açısı, ekranların önünden kalkmadığımız bu devirde bana çok şey kattı.

Henüz gelişmemiş fikirlere bile önem veren bakış açısının, sadece okula değil de aslında İtalya’ya has olduğunu, aynı yaklaşıma iş hayatında da rastlayınca anladım. İnsanı, kendisi olması için ve kendi fikirlerine güvenmesi için teşvik ediyorlar.

Milano insanı içine çekiyor. “2 yıl okur dönerim“ diyerek geldiğim bu şehirde 9 yıldır yaşıyorum. Mezuniyet sonrası kısa bir staj döneminden sonra serbest grafik tasarımcı olarak, zaten öğrenciyken de ufak işlerle deneyimlediğim sahalara atıldım. Serbest çalışmak için bir çevre gerektiği kesin, ufak işlerle ve küçük ücretlerle ilk işlerimi almaya başlamıştım çünkü yaptığım her küçük iş başka bir iş getirecekti. Öyle de oldu…

 

 

 

 

 

 

 

 

İstanbul’daki eski çalışma saatlerimi düşünürsem, burada da sık sık geceyi gündüze katarak çalışıyorum. Hatta başlarda ister istemez “Yabancıyım, kendimi kanıtlamam lazım.” düşüncesiyle hiç uyumadan yaptığım birçok tasarımı atıp, sil baştan işlere başladığım oldu. Bu süreç bir süre sonra deneyimle kazanılan “bu yeterli“ frenine dönüşmüş olsa bile, tasarım aslında hiç “tamamlanmayan“ bir şey. Genel olarak “bu projenin çalışanısın“ bakış açısından çok “burası hepimizin ofisi“ felsefesi, insanı işine canla başla sarılmaya yönlendiriyor. Buradaki çalışma hayatımda bana en çok keyif veren şeylerden biri ise akşamları eğlendiğim iş arkadaşlarımla ertesi sabah profesyonel bir şekilde çalışabiliyor olmam. Kişilerin “ceketini çıkararak“ yani bütün etiketlerini bir kenara bırakarak sadece “insan“ olarak bir masada oturması, egoların yarıştırılmaması beni en çok etkileyen şeylerden biri.

Buraya 24 yaşımda geldim ama mecazi anlamda burada büyüdüm diyebilirim. Ne istediğimi ve ne istemediğimi keşfettim, sınırlarımı ne kadar ileri taşıyabileceğimi öğrendim ve hayatımda çok önemli yerlere sahip dostlar edindim. Her sabah uyandığımda Colonne di San Lorenzo’yu görmek bana mutluluk veriyor. Her gün uzun yürüyüşlere çıkıyorum, “Milano 2 günde biter“ diyenlere inatmış gibi Milano’nun sürekli bilinmeyen bir yerini keşfediyorum. Burada tarihi yapılarından en küçük ürünlerine kadar her dokuyu koruyorlar, her şeylerine sahip çıkıyorlar.

İtalya’da Roma, Venedik, Floransa, Napoli, Torino ve daha birçok büyüklü küçüklü yeri, harikalar diyarı olsa da tasarımın kalbi Milano’da atıyor diyebilirim. Tasarımcılar, her gün

yeni bir şey görerek veya okuyarak kendilerini beslemeli, geliştirmeli ve gözleri yeniliklere maruz kalmalı. Milano’da sanata ve tasarıma 24 saat yetmiyor, çeşitlilik ve iş yoğunluğu nedeniyle maalesef kaçırdığım bir çok sergi ve tiyatro oluyor. Sezonda en az 2-3 kere Teatro alla Scala’da opera veya bale izlemeyi ihmal etmiyorum; herkesin hayatında mutlaka en az bir kere soluması gereken bir hava ve hafızasına kaydetmesi gereken bir görsel şölen.

Milano’nun tek eksiği sanırım deniz. İstanbul’daki gibi günün her anında denizi görmeyi çok özlüyorum. İşlerden fırsat buldukça da canım İstanbul’a ailemle ve arkadaşlarımla vakit geçirmek için dönüyorum. Günümüzde insan evladı kuş misali zaten…

Şimdi düşününce daha iyi anlıyorum, insan bazı kararları gerçekten hızlı almalı çünkü araya zaman girince insanın gözüne her şey zor geliyor. Bunu yapmanın hiç kolay olmadığını biliyorum, insanın çevresinde gerçekten içi dolu dolu destek veren bir aile yolun en şanslı başlangıcı. Bu yolda her kavşağı, babamın “Hayat senin hayatın, sen karar ver.” öğüdüyle geçtim ve kendi seçimlerimin sonuçlarıyla ayaklarımın üzerinde durdum.

Konfor alanımızdan çıkıp gerçekten istediğimiz şeylerin peşinde koşmalıyız. Hayat kısa ve yarıştığımız tek şey, zaman.

 

Bu yazı ilk kez Campaign Türkiye’nin 117. sayısında yayımlanmıştır.

Bunları da beğenebilirsin

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.