Kilit nokta, işinizin kalitesi

Critical Mass Etkileşimli Sanat Yönetmeni Kaan Beyhan: “2014’te San Francisco’ya işime ve dünyaya bakışımı tazeleyecek bir kişisel gelişim projesi olarak geldim ama sonra mesleğimin getirdiği yeni olanaklarla burada kalmaya devam ettim.”

2000’lerde Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’ndeki Grafik Tasarım öğrenimim süresince çeşitli ajanslarda çalışarak Türkiye Grafik Tasarım topluluğu için hatırı sayılır başarılar elde etme şansına sahip oldum. Okuldan sonra kısa dönem askerliğin ardından mesleğimi sanat yönetmeni olarak sürdürdüm. Türkiye’de iyi bir reklam ajansında çalışıp ödüller kazanmak yaratıcı tasarım sektörü için gelinecek en iyi yer olarak görülüyor ama çok kısa vadeli ihtiyaçlar için sipariş edilen onca projede aynı anda gece-gündüz demeden çalışılan bu sektördeki çoğu arkadaşım gibi ben de başımı kaldırıp ileriye bakamadığım bir çıkmazdaydım ve reklam sanat yönetmenliğinin Türkiye’deki doğasını sevemiyordum. Bunun ötesinde, tüm modern üretim düzeni gibi batıdan gelen mesleğimi batıyı tam olarak bilemeden öğrenmiş olmanın eksikliğini kapatmak istiyordum. 

Karar verdiğim gün çalıştığım Amerikan ortaklı ajans TBWA Istanbul’daki patronumla konuşup şansımı Los Angeles ofisinde deneyip deneyemeyeceğimi sormuştum. Benim için nezaketle iletişim kurmalarının ardından yazışma başlayınca anlamıştım ki o günkü yabancı dilimle bu hayalleri kurmak cesaretmiş. Görüşme başarısız olmuştu ama aldığım güzel geri dönüş, işlerimin yurt dışında da geçerli olabileceği öz güvenini sağlamıştı.

Yakın olsa da İngiltere dışında Avrupa’da daha çok dil bariyeri olacağı için Avrupa’ya gitmek istememiştim. Havası ve İstanbul’a benzer topolojisiyle Londra için çok istekli değildim. Bir süre önce oraya taşınan ablam da ABD’yi öneriyordu. San Francisco’yu çok duyuyordum. Biraz daha araştırıp benim için en heyecanlı seçenek olduğuna karar verdim. Bir dil okuluyla anlaştıktan sonra elimde portfolyom ve öğrenci vizesiyle yola koyuldum.

Başta işler dilediğim gibi kolay olmadı ancak ilk dört ayın sonunda ev arkadaşımın start-up’ı için tasarımlar yapmaya başlamıştım. Sonra meetup.com gibi siteler aracılığıyla gittiğim tasarım etkinliklerinde çevrem genişledi. San Francisco bir milyonun altında nüfusuyla küçük ama güneyindeki Silikon Vadisi ve etrafındaki sekiz milyonluk tüm körfez bölgesini (The San Francisco Bay Area) besleyen kozmopolit bir kültüre sahip. Kendine has sorunları olmasına rağmen üretken ekosisteminin çekimiyle dünyanın her yerinden gelen pek çok fikrin ve projenin ev sahibi. Onca gelişmişliğe rağmen doğadan kopmamış, sakin ve geniş bir coğrafyaya yayılmış bu üretkenliğin bir parçası olmak büyüleyiciydi. Coğrafi ve kültürel açıdan İstanbul’a biraz benzemesinin yanında, havasını, kavgasız, stressiz ve üretken atmosferini çok sevdiğim bir şehir oldu. Golden Gate adının Haliç için eskiden söylenen Golden Horn’dan esinlenilerek verildiğini biliyor muydunuz?

İkinci yılımda iş başvurularına başladım. Burada “recruiting” (işe alım uzmanlığı) olarak bilinen, bu işi yapanların buldukları yetenekleri müşterileriyle tanıştırdığı endüstrileşmiş bir iş kolu var. Bu yüzden portfolyo sahibi olmak gibi internette aktif bir temsiliyet çok önemli.

Ben de pek çok yere portfolyomu bıraktıktan sonra bu kez Elon Musk’ın kurucusu olduğu SolarCity adlı şirketin “recruiter”ı görüşme teklif etmişti. Başarılı bir görüşmenin ardından çalışma vizesi başvuru kısmı bir hukuk firmasının yardımıyla yığınla belge hazırlanan, Türkiye’de önceden çalıştığım pek çok kişi ve kurumdan referans mektubu rica etmek zorunda kaldığım altı aydan uzun biraz zahmetli bir süreçti. Burada üniversitedeki hocalarım ve müşterilerim dahil herkesin çekinmeden destek olması çok yardımcı oldu. Hepsine minnettarım. Vize çıktıktan sonra işe başladım ve küçük bir ekiple SolarCity’nin tüm görsel iletişimini birkaç ay içinde gerçekleşecek olan Tesla şirket birleşimine hazırlama fırsatına sahip olduk. 

Bu birleşimin ardından ekibim, Tesla’nın küçük tasarım ekibine katıldı ve kendimizi Tesla’nın küresel iletişim ekibi olarak bulduk. Burada Elon Musk’ın ürün lansmanı sunumlarından her tür dijital satış ve tanıtım aracının tasarımına kadar kapsamlı bir hizmet verme fırsatı buldum. Burada bizdeki ve Avrupa’daki gibi yaratıcı reklam çok umursanmıyor. Reklam ajanslarıyla çalışmaktansa çoğunlukla kurum içi tasarım ekipleri kuruluyor ve daha çok ürünün Ar-Ge’sine (R&D) ya da ürünün kendi başına kurduğu iletişime yatırım yapılıyor. Elon Musk şirketleri de pek reklama ihtiyaç duymadığı için her iş şirket bünyesinde üretiliyor. 

Burada Tesla’nın Solar Roof adlı fotovoltaik güneş kiremitini yaratan ekipteki tek dijital tasarımcı olarak ürünün görsel iletişimini üstlenip dünya lansmanına öncülük etmek gibi daha önce hayal bile edemediğim fırsatlara sahip oldum. Ürünün siparişinin yapıldığı tek medya olan web ve mobil siteyi tasarlamak, sipariş “configurator”leri ve mağaza içi etkileşimli deneyim tasarımları gibi projelerde çalışmak gibi tecrübelerim oldu.

İki yıl yönetim merkezinde devam ettikten sonra bu kez Los Angeles’taki Ar-Ge Tasarım Stüdyosu’na transfer edildim. Los Angeles’ta bir havalimanının içinde SpaceX’le yan yana dev bir hangarda konumlanmış bu stüdyonun büyüleyici ortamında Cyber Truck gibi araçların tasarım sürecini başından sonuna kadar izlemek gibi fırsatlarım oldu. Burası gayet günlük şekilde öğle yemeğine Falcon 9 roket parçalarının arasından geçilen bir stüdyoydu.

Buradaki deneyimlerimin ardından dijital ürün tasarımına biraz daha doğrudan yoğunlaşabileceğim bir okula girmek istedim. Bir süre bu alanda bir yazılım şirketiyle çalışıp San Francisco Bay Area’ya, bu kez Berkeley şehrine döndüm ve Maryland Institute College of Art (MICA) adlı tasarım okulunda Kullanıcı Deneyimi Tasarımı (UX Design) Yüksek Lisans Programı’na başladım. Şu an sonuna yaklaştığım bu programla aynı anda, pandemi başından beri Critical Mass adlı bir ajansla, bu kez Apple için Interactive Art Director (Etkileşimli Sanat Yönetmeni) olarak dijital ürün ve deneyim tasarımı yapmaya devam ediyorum.

Son olarak, burada hiçbir şey kolay olmadı ama bu noktaya ulaşmak en bırakılacak anda bile vaz geçmeyip elimden geleni yaparak mümkün oldu. Bana benzer planları olanlar için söyleyeceğim; en umutsuz anda dahi inat ve sebatla devam edildiği sürece geçen her an, kat edilen bir mesafe. Türkiye gibi dünyanın en fazla sayıdaki sınır komşusuna sahip ülkelerinden birinde, herhangi bir komşunun bir diğeriyle aynı dili konuşmayı bırakın, bambaşka alfabelerle iletişim kurduğu bir coğrafyada doğup büyümek kolay değil. Ben burada Türkiye’nin böyle özel taraflarını dilediğim kadar özümseyemediğimi fark ettim. Eğer dünyayla paylaşılır kalitede bir işiniz varsa nerede olursanız olun en iyi şekilde yapacağınızdan eminim. “Türkiye’de başaran, her yerde başarır.” sözü doğru ancak yapacaksanız Türkiye’nin özgün taraflarını da yeterince gördükten sonra girişmenizi tavsiye ederim. İnsanın ülkesini anlatıp paylaşabilmesi çok güzel.

 

Bu yazı ilk kez Campaign Türkiye’nin 122. sayısında yayımlanmıştır.

Bunları da beğenebilirsin

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.