“Keyifle, rahat çalışma geri planda”

Bu ay yurt dışı sayfalarımızda Amerika’da BBVA’da marka yönetimi ve stratejik ortaklıklardan sorumlu pazarlama direktörü olarak çalışan ve Mart ayından itibaren yeniden Türkiye’de yaşamaya başlayan Selin Süzer yer alıyor. Süzer, artılarıyla eksileriyle yurt dışındaki çalışma deneyimini anlatıyor.

Üniversite sırasında yaptığım stajların başıma gelen en iyi şeylerden biri olduğunu düşünüyorum. Hangi sektör ve departmanlarda çalışmak istemediğime emin olmamı sağladılar. Beraberinde de pazarlama ve marka yönetimine ilgi duyduğumu, keyif aldığımı keşfetmeme yardımcı oldular.

Bu yüzden mezun olduğumda pazarlamanın okullarından biri olarak bilinen Procter & Gamble şirketinde çalışmaya başladım. Türkiye’de pazarlama deyince kurumsal hayattan uzak kişilerin aklına ilk önce kapı kapı gezen pazarlama görevlileri geliyor, o dönem de Rainbow süpürge, ansiklopedi seti, kitap seti gibi ürünlerin satışını yapan çoktu. Benim her mesleğe saygım sonsuz ancak dedem beğenmemiş olacak ki, endüstri mühendisliği mezunu da olmam vesilesiyle, “kızım sana mühendis olarak iş bulamadı mı firma da pazarlamada başlattılar” diye sormuştu, yüzündeki hayal kırıklığını saklayamadan. Ben bu şekilde soranlara, “reklamlar var ya televizyonda, işte ben o reklamları çekip parasını ödeyen departmanda çalışıyorum” diye anlatmaya başladım. Tam oturmasa da yardımcı oluyordu anlamalarına.

Procter & Gamble’da 5 yıl çeşitli markalarda görev aldıktan sonra önce Danone Bebek Beslenmesinde Aptamil markasında, daha sonra da McDonald’s’ta marka yönetiminde çalıştım. Yurt dışında çalışmayı hep istedim, çalıştığım şirketler de buna imkan tanıyan, karşıma fırsatlar sunan çok uluslu şirketlerdi. Fakat eşim ülke değiştirmeye sıcak bakmıyordu. Bu yüzden bu planı hep erteledik. Ta ki ikimizin birden içine sinen bir fırsat karşımıza çıkıncaya kadar. İş, ABD’nin Teksas eyaletinin Houston şehrindeydi. Amerika’ya daha önce gittik ama Teksas’a hiç gitmemiştik. Gidip görmüş olanlardan da bir miktar caydırıcı yorumlar aldık. Amerika’da kaç şehir günlük lugatımıza girebilmiştir bilmiyorum ama “Teksas gibi” veya Teksas’ın başka bir şehri olan, “Dallas gibi” sözleri de çok olumlu söylemler değil 🙂 “Houston we have a problem” esprisini de bizi arayanlardan sık sık duyduk.

Google haritalardan sokak görünümünü açıp, şehrin sokaklarına bakıp, biraz hakkında okuduktan sonra biz burada yaşarız dedik ve teklifi kabul ettik. İlk olarak şirket, bizi tanımamız ve ev bakmamız için Houston’a gönderdi. Jetlag’e rağmen 4 günde yaklaşık 40 ev, 5-6 araba satıcısı gezdikten sonra beğendiğimiz evi ve arabayı aldık. Önce eşim, 1 ay sonra da kızım ve ben Houston’a göçtük. Kızım ve benim vardığımız gün Houston’ın gelmiş geçmiş en büyük, Amerika’nın da en yıkıcı ikinci kasırgası, Harvey Kasırgası gerçekleşti. Biz şanslıydık, kaldığımız geçici ev yüksek bir yerdeydi ve evimize su girmedi. 1 hafta evden çıkamadığımız, marketlerin kapalı olduğu, zaman zaman elektriksiz ve susuz kaldığımız bir dönem geçirdik. Evlerinin ikinci kat balkonundan tekneyle kurtarılan, arka bahçesinde sular çekilince timsah bulan tanıdıklarımızı duydukça şanslıyız diye şükrettik. Bu dönemde beni çok etkileyen şeylerden biri dayanışma ruhu oldu. Büyük küçük demeden herkesin kenetlendiğini ve birbirine yardım ettiğini gördüm. Barınaklarda kalanlara yemek ve kıyafet götüren, komşusunun evi yıkıldığı için onları evine alan… Herkes elinden gelenin en fazlasını sadece ilk günlerde değil, uzun süre yapmaya devam etti. Bu da beni geldiğim şehirle ilgili çok iyi hissettirdi, “demek ki iyi insanların olduğu bir yerdeyiz” dedim. Yaşadığımız 3 sene boyunca da gerçekten hiç yabancılık veya ayrımcılık görmedim.

Houston’dan da biraz bahsedeyim. Amerika’nın 4. büyük şehri. 1,733 kilometrekare alanda (İstanbul’un yaklaşık üçte biri) 2.5 milyon nüfusu var. En yaygın sektörler petrol ve sağlık sektörü. Dünyanın en ünlü kanser vs. hastaneleri burada. Bir de NASA Johnson Uzay Üssü var. Evden çıkıp navigasyona NASA yazıp yarım saatte gidebilmek oldukça ilginç bir deneyim. Astronotların gerçek eğitim ortamını gezebiliyorsunuz. En favori aktiviteler de yeme içme ve golf. Meksika sınırına yakın olması ve nüfusunun yüzde 40’tan fazlasının Hispanik olması sebebiyle Meksika mutfağı ağır basıyor ve çok güzel. Golf için de genel olarak sıcak olan iklimi çok uygun. Kovboy kültürü de şehrin DNA’sında var. Her yıl Şubat ayında Rodeo festivali yapılıyor. Tüm şehirde kovboy şapkaları ve çizmeleri hakim oluyor.

Houston’da, Türkiye’de Garanti BBVA Bankasının da ortağı olan BBVA’nın Amerika’daki bankasında marka yönetimi ve stratejik ortaklıklardan sorumlu pazarlama direktörü olarak çalışmaya başladım. Kariyerim boyunca marka yönetimi alanında çalışmış olsam da, finans sektöründe ve Amerika’da hiç çalışmamıştım. Tüketicisini hiç bilmediğiniz bir ülke ve sektörde çalışmaya başlamak tabii ki zorluyor. Daha çok araştırma okumanız, tüketiciyle buluşmanız ve gündemi takip etmek için ekstra çaba sarf etmeniz gerekiyor. Sadece gündem de yetmiyor; nelere gülünüyor, neler daha dokunaklı oluyor… Bunları içgüdüsel olarak bilmiyorsunuz başka bir kültürde. En çok izlenen TV programlarını kaydedip özellikle reklamlarını izliyordum ki bu konuda biraz daha fikir sahibi olayım. Bu zorluğun bir avantajı da olduğunu düşünüyorum: Objektiflik. İçinde büyüdüğünüz kültürde, sizin de bir birey olarak beğenileriniz ve düşünceleriniz var ve her ne kadar dikkat etseniz de bunlar bazen işinize yansıyabiliyor, bazı varsayımlar yapabiliyorsunuz. Başka bir kültürdeyse bu varsayımı yapma şansınız çok azalıyor.

İkinci bir zorlandığım konu ise spor oldu. Rolüm gereği BBVA’nın tüm sponsorluk ve stratejik ortaklıklarından da sorumluydum. Ülkeden ülkeye takip edilen sporlar da çok değişiyor. ABD’de de en çok takip edilen 3 spor Amerikan futbolu, beyzbol ve basketbol. Ve ben ilk ikisi hakkında hiç fikir sahibi değildim. Göreve geldiğimin ikinci haftasında ekip futbol sponsorluklarımızdan birinin sözleşme yenilenme zamanı geldiğini paylaştı ve nasıl ilerleyelim diye sordular.

Tabii ki genel iş bilgim, durumu anlamak için yardımcı oluyor ama bir araya gelip buluştuğunuzda işbirliği çerçevesinde karşılıklı konuşabilecek kadar da futboldan anlamanız gerekiyor. O gün itibarıyla ekipten de yardım isteyerek oturup futbol ve beyzbol çalışmaya başladım. Oyun nasıldır, takım yapısı, lig yapısı… 2 senenin sonunda sıkı bir Amerikan futbolu takipçisi oldum. Sporu zorlandığım bir konu olarak paylaştım ama bu deneyim, spor pazarlamasını bu işi en iyi yapan ülkelerden birinde öğrenme şansı da sağladı. Birçok takımla çalıştım. Ortak planlar geliştirdim. En çok keyif aldığımsa NBA’in en başarılı takımlarından biri olan Houston Rockets oldu.

Çalışma kültürüne değinecek olursam da önce şunu söyleyerek başlamam gerekir, Amerika çok büyük bir ülke ve eyaletten eyalete kültürler çok çok değişiyor. O yüzden benim güney eyaletleri deneyimim doğu kıyısının kültürünü yansıtmıyor olabilir. Paylaştıklarımı bu gözle değerlendirmek gerekir. ABD’de çalışmaya başladıktan sonra Türkiye’de gelecek kaygısı, yetişme şeklimiz gibi birçok sebepten rekabetin daha fazla olduğunu ve keyifle, rahat çalışmanın daha geri planda olduğunu anladım. Houston’da insanların genel olarak mutluluğu optimize etmeye çalıştığını, iş kadar işten sonra bir şeyler yapmaya vakit kalıp kalmadığına (spor, arkadaşlarla bir yere gitme…) önem verdiğini gördüm. Bir başka gözlemimse ileri yaşlarda çalışan sayısıydı. Emeklilik yaşı geçmiş olsa da sevdiği için işini yapmaya devam eden çok sayıda insan ve buna imkân tanıyan şirketler çok hoşuma gitti.

Çalışan anne olmak Türkiye’den daha zordu. Doğum izni yasal olarak 6 hafta, bakıcı imkanı daha az ve zor. Kreş sayısı çok daha fazla, ancak kreş servisi yok. Yani her sabah çocukları kreşe bırakıp akşam kapanmadan geri almanız gerekiyor. Yurt dışında ailenizden uzak, aile desteği de yokken bunlar çalışma hayatı ile yorucu olabiliyor. Ben bir de hazır Amerika’dayken, çok iyi okullara erişimim var, executive MBA de yapsam ne güzel olur deyip Northwestern University Kellogg School of Management’ta MBA programına başlayınca hayatımın en yorucu dönemlerinden birini geçirdim diyebilirim.

Biz 3 senenin sonunda 2020 Mart ayında eşimin kurum içinde transferi sebebiyle ailece Türkiye’ye dönüş yaptık. Geldikten 3 gün sonra COVID sebebiyle okullar kapandı, karantina uygulamaları başladı… Her gittiğimiz yerde bir hoş geldin heyecanı oluyor 🙂 Dönmekteki en büyük motivasyonumuz ailelerimiz ve sevdiklerimiz oldu. Avrupa belki bu konuda daha avantajlı ve yakın olabilir fakat Amerika’nın bence en büyük zorluğu mesafe. Eğer uzaktan çalışmaya elverişli bir işiniz yoksa, yılda 2 hafta blok izin alıp geliyorsunuz ve tüm ailenizi, sevdiklerini her yıl o 2 haftaya sığdırmak zorunda kalıyorsunuz. Üzerine jetlag yorgunluğu vs. cabası. Saat farkı da çok yardımcı olmuyor. Öğlen saatlerine kadar Türkiye’dekilerle konuşabiliyorsunuz fakat öğleden sonra ben “Balkabağına dönüyorum” diyordum. Türkiye’de gece olduğu için sevdiğiniz birinin sesini duyayım dediğinizde arayamıyorsunuz. Şimdi çocuklar büyükanne, dede, teyze gibi sevdiklerine yakın, daha çok görüşüyorlar ve bunların yerini doldurmak zor. Bu yüzden Amerika’ya gitmeyi düşünenlere bunu göz önünde bulundurmalarını öneririm. Bununla beraber bence fırsatlarla dolu, keyifli, refah ve eğitim seviyesi yüksek bir ülke. Bunları da artı yanları olarak söylemem gerekir. Fakat ülke neresi olursa olsun, yurt dışı deneyimi hem profesyonel hem de kişisel olarak çok şey katıp bizi çok geliştirdi. Bu yüzden bir süre de olsa deneyimlemeyi mutlaka tavsiye ederim.

 

Bu yazı, ilk olarak Campaign Türkiye’nin 101. sayısında yayımlanmıştır.

Bunları da beğenebilirsin

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.