Kahramanlar: Muhammed Ali

Reklam dünyasının en iyilerine ilham vermiş olan şahısların incelendiği bu yeni seride Trevor Beattie, En Büyük’ün felsefesine odaklanıyor.

Şubat 1999, Thames nehrine bakan bir restoranda Muhammed Ali ile baş başa oturuyorum. Drop The Debt ile olan birleşmeyle çalışmak bir şekilde beni, tek başıma, dünyanın en tanınan insanıyla aynı masaya oturtmuştu. Ali ile yemek yerken alelade bir biftek bile damakta farklı bir lezzet bırakıyor.

Bu sırık gibi Olimpiyat kahramanı adam, boynunda hala asılı duran altın madalyasıyla evinin oralarda bir restorana gidip biftek sipariş etmiş o adamdı. Garson, “Bizim burada zenci hizmetimiz yok” demişti. O da “Ben zenci sipariş etmedim, biftek sipariş ettim” diye cevap vermişti. Ardından restorandan çıkıp altın madalyasını Ohio Nehri’ne fırlatmış ve kendini Amerika’nın yurttaşlık hakları hareketinin kalbine yazdırmıştı.

Eğer David Bowie bana dünyayı nasıl görmem gerektiğini öğrettiyse Ali de bana onunla nasıl başa çıkmam gerektiğini gösterdi. (Bir keresinde Ali’nin bu büyük hareketini, ilk D&AD Kalemi’mi Thames’in bulanık gri sularına doğru yavaşça atarak taklit etmeyi hayal ettim. Kalem küçük sarı bir tekne gibi suda sallanırken TBWA çalışanlarının yüzlerindeki o korku dolu ifadeyi hatırlıyorum…)

Restorana geri dönersek, bir kadın bebeğini Ali’nin olduğu yöne doğru belli belirsiz iterek masamıza yaklaştı; “Bu Muhammed Ali!” diye haykırdı ve devam etti: “Büyüdüğünde herkese En Büyük’le tanıştığını söyleyebileceksin!

Şair. Peygamber. Boksör. Dansçı. Fırsatçı. Eylemci. Barış yanlısı. Asker kaçağı. Vaiz. Öğretmen. Müslüman. Büyücü. İnsancıl. Yüzyılın Spor Adamı. Parkinson’un misafiri. Parkinson hastası… Ali ismi nasıl tüm bunların karşılığı haline gelmişti?

1963 yılında, Londra’ya “Our ‘Enery” olarak bilinen ve sevilen Henry Cooper ile dövüşmeye geldiğinde, sadece 21 yaşındaydı. Genç Cass, henüz dünya şampiyonu değildi ama 18 maç kazanmıştı ve daha hiç yenilgisi yoktu. Üstelik Clay dövüşleri sadece kazanmıyordu, hangi raundlarda kazanacağını da doğru şekilde tahmin ediyordu. Bunu maç öncesi tartılırken yapıyordu. Uyaklı bir şekilde, şiir gibi… Cooper için şöyle demişti: “Dans eder ve gevezelik ederim. Ve eğer hala hayattaysa Beşinci Raund’da yere sererim!” Dans etti ve gezevelik etti. Ve Cooper dördüncü raundda onu sol kroşesiyle poposunun üstüne oturttu. Clay, zil çaldığında ayağa kalktı ve kurtarıcısı Angelo Dundee’nin kollarına bıraktı kendisini. Ve Dundee işe koyuldu. Yara almış hamlesine değil, Clay’in sol eldiveninde gördüğü küçük yırtığa odaklandı. Yırtık, bir yarığa dönüşmüştü, Kral Olabilecek Bir Genç’in paha biçilemez iyileşme saniyelerini satın alan büyük bir kriz olan yarık… Beşinci raund başladı ve Clay, Cooper’ı dolu yağmuru gibi ardı ardına savurduğu darbeleriyle durdurdu. Tıpkı tahmin ettiği gibi. Böylece Yarık Eldiven Efsanesi doğmuştu. Bu hikaye ailemde yıllar boyunca anlatıldı. O eldiven şimdi benim kişisel Ali koleksiyonumda duruyor. Ve bir daha asla satılmayacak.

Ali, rakipleri gibi basını da şaşırtıyordu. Kendisi hem reklamcı hem de üründü. Bir keresinde Life dergisinde bir fotoğraf hikayesi için su altında poz vermeyi seçmişti. Nedeni sorulduğunda ise bunun yumruklara karşı direnç geliştirmek için yeni, radikal bir yöntem olduğuna gazeteciyi ikna etmişti. Rakibini ürküttü ve bugün hala büyük ölçüde inanılıyor buna. Ama bu bir dümendi. Bir ikon haline gelen güzel bir illüzyon. “Ah, dünyayı derinden sarstı!

Yemeğimizi bitirirken Ali bana şu soruyu fısıldadı: “Bir insana verebileceğin en büyük şeyin ne olduğunu bilmek ister misin?” Yutkundum. “Eee… sevgi mi?” diye zayıfça cevap verme girişiminde bulundum. “Hayır.” Ben de öyle düşünmüştüm. İstenmeyen bir madalyonmuş gibi Thames nehrine bir bakış attım. “Vaktin” dedi Ali. “Başka kimsenin onlara veremeyeceği tek şey. İnsanlara vaktini ver, cennete gidersin. Cennete gitmek istiyorsun, değil mi?”

Biz restorandan ayrılırken insanlar üşüştü. Hayatlarına ne kadar çok dokunduğunu anlatmak istiyorlardı. Hepimiz ağlıyorduk. Çok yorucu görünüyordu ama Ali halkın sevgisini Zaire’de George Foreman’ın yumruk yığınını soğurduğu gibi içine çekiyordu. Şimdi elleri titrek, ama ulaştığı yerler uzayıp duruyor. Ve herkes dünyayı sarsan o elleri sıkmak istiyor.

Tüm bu yıllar içinde, cennet bekleyebilir. Ama cam kenarında bir masa rezerve etseler iyi olur. Nehre de bakmalı tabii.

Trevor Beattie
BMB Yönetim Kurulu Başkanı ve Kurucusu

*Bu yazı ilk olarak Campaign Türkiye Temmuz 2016 sayısında yayınlanmıştır.

 

Bunları da beğenebilirsin

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.