Kahramanlar: Ersin Karabulut

C-Section’dan Aksel Ceylan, mesleğe adım atmasını sağlayan, ona ilham ve heyecan veren kahramanı Ersin Karabulut’u anlattı.

Çizimle olan ilişkim, hatırladığım tarihimin öncesine dayanıyor. Ailemin söylediğine göre 1-2 yaşlarındayken, eğer ortalarda gözükmüyorsam muhtemelen evin bir duvarını çizerken bulunuyormuşum. İlkokulda ise ‘çizmek’, gerçeklikten kaçış için kullandığım bir eyleme dönüşmüş. Öğretmenim beni derslerde harıl harıl bir şeyler çizerken görürse, ailemi arayıp “Evde bir sorun mu var, Aksel yine çizime dalmaya başladı” dermiş.

Sonuç olarak yolum, çizimle haşır neşir olan her çocuk gibi çizgi romanlar ve mizah dergilerine çıktı. O zamanlar Lombak vardı, Kemik diye yeni bir oluşum başlamıştı ve Penguen yeni kuruluyordu. Lisede sıkıcı ders kitaplarından çok, hayal dünyamı coşturan mizah dergilerine daldım. Tam da bu dönemlerde iki yeni köşe yayımlanmaya başladı: Lombak’ta ‘Yeraltı Öyküleri’ ve Penguen’de “Sandık İçi”. İkisinin de sahibi Ersin Karabulut isimli genç bir çizerdi. Hayranı olduğum yurt dışı menşeli çizgi romanlar kalitesinde çiziyordu ama beni asıl etkileyen acayip samimi bulduğum diliydi. Ergenlikle uğraştığım o dönemde Ersin, benim anlatmaya çekineceğim-utanacağım şeyleri kendine özgü diliyle anlatıyor, söyleyemediklerimi rahatça çiziyordu. Bu sayede, dile getiremediğim şeyleri görselleştirebileceğimin ve o zamana kadar kafamda istemsizce oluşturduğum görsel dilin aslında bir anlatım dili olabileceğinin farkına vardım. Ciddi ciddi büyülenmiştim. O kadar ki, hayatımda gösterdiğim tek bir karikatüre bile güldüğünü görmediğim anneme, her hafta ‘Sandık İçi’ okur oldum.

Bir süre sonra, o dönem adı ÖSS olan üniversite sınavına hazırlanmak için herkes gibi ben de bir dershaneye yazıldım. 1-2 ay sonra annem defterime bakmak istedi ve her sayfanın çizimle dolu olduğunu görünce bir terslik olduğunu anladı (Bu noktada miş’li geçmiş zamana geçiyorum çünkü ben de bu hikayeyi sonradan öğrendim).  Annem, bizim sülalede güzel sanatlar okumuş kimse olmadığı için ne yapacağını bilememiş, benim haberim olmadan Penguen dergisine gidip (okuduğum hikayelerden Mimar Sinan Üniversitesi’nde okuduğunu bildiği) Ersin Karabulut’u bulmuş ve benimle ilgili yardım istemiş -yardımcı kahraman ödülü anneme gidiyor :). Ersin de seve seve yardım etmeyi kabul edip güzel sanatlar sürecinde neler yapılması gerektiğini anlatmış ve kendi hazırlandığı atölyeyi benim için önermiş.

Özetle ben dershaneyi bırakıp o atölyede Ersin Karabulut’un da çizimlerine baka baka güzel sanatlar fakültesine hazırlandım. Birkaç kez sürpriz şekilde atölyeye uğrayıp çizimlerime iyi yorumlar yaptığında nasıl hissettiğimi unutamam. Çizime olan ilgimi bilgisayara olan ilgimle birleştirmek için (tabii hem Ersin’in hem de atölyeden geçmiş tüm efsanevi öğrencilerin grafik tasarım bölümünü seçmiş olmalarının da büyük etkisiyle) grafik tasarımda karar kıldım. Üniversite sürecinde çizimden/illüstrasyondan öte şeylerden de çok büyük keyif aldığımı fark edip art direktör oldum ama çizmeyi de bırakmadım.

Hayatlarımızın her döneminde kahraman olarak gördüğümüz, bize ilham veren, yol gösteren farklı isimler olabiliyor. Ben size ilk mesleki kahramanım diyebileceğim kişi olan Ersin Karabulut’u anlatmak istedim. Benim yaptığım mesleği yapmıyor olsa bile, kendi yolumu bulmama vesile olduğu için ona buradan tekrar teşekkür ederim. Bende (farkında olmasa da) emeği büyük.

 

Bu yazı ilk olarak Campaign Türkiye 78. sayısında yayımlandı.
Bunları da beğenebilirsin

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.