Kahramanlar: Ali

4129Grey Creative Group Head’i Ahmet Terzioğlu, hayatına yön veren süper kahramanı babasını anlattı ve yine aynı ajanstan Mehmet Ali Ekmekçi de illüstrasyonunu hazırladı.

Merhaba. Bana kahramanımı sordular. Ben de benim için önem taşıyan herkesi kaydettiğim kafamdaki ansiklopediye biraz göz attım. Kimi herkesin bildiği, kimi ise resmen kıyıda köşede kalmış bir cevher olmasından mütevellit ufak bir grup insan dışında pek de umursanmamış birtakım isimler üstüne düşündüm. Çok bilinenler hakkında yazmak anlamsız, az bilinen bir isimle ilerlemek ise sahte bir his verdi.

Kendimce bir kahraman tanımlaması yapayım önce: Sohbet edebileceğiniz, size kitap tavsiye edebilecek, beğenmediğinde beğenmedim diyebilecek ve yeri geldiğinde canı sıkılan, üzülen, çok önemli şeyler öğrendiğimiz ve bu nedenle de (alışılmışın dışında) öğretmenlerimiz olan, bize yepyeni kapılar açan, lafı çok edilen ama fazla görmediğiniz “ufuk açıcı” düşüncelere sahip, dünyayı anlama biçimimizi değiştiren insanlardır kahramanlar.

O yüzden, kendi adıma bu sorunun yanıtının nerede olduğu belliydi; yanıt, geçmişimde bir yerdeydi. Böylece İzmir’den ayrılırken geride bıraktığım odama ufak bir yolculuk yapma gereği duydum.

Hem fazla yoğunluktan hem de 30 yıl boyunca yaşamımızı sürdürdüğümüz evimizde artık yaşamadığımız için yolculuğum bir zaman yolculuğu şeklinde gerçekleşti. Göz açıp kapayıncaya kadar oradaydım. Yanıt, o odanın içindeydi. Biraz dolanmak yetecekti. Bundan emindim. Tahmin ettiğim gibi de oldu, yolculuğum verimli sonuçlar verdi.

Önce odamın duvarlarına astığım fotoğraflara biraz göz gezdirdim. İnternetten bulunup siyah beyaz çıktı alınmış üç A4 kağıt duvarlarda duruyordu. İşte, Kieslowski oradaydı. Ondan hikâye anlatmaya dair en önemli şeyi, gerçeğin zarafetini öğrenmiştim. Minik bir olayın rastlantısal olarak pek çok şeyi bir araya düğümleyen bir ip gibi çalışabildiğini, gerçeğin hikâyeye, hikâyenin gerçeğe esin kaynağı olabileceğini ve Lehçe “uyumak” kelimesini bana onun filmleri öğretti.

Göz ucuyla baktığım diğer duvarda Oğuz Atay vardı. Ne yazık ki 20 yıla yakın bir süredir herkesin ne kadar depresif ve derin olduğunu söylemesinin aracı olan kurmaca eserleriyle arama mesafe girmişti. Bu yüzden günlüğü benim için daha büyük bir önem taşıyordu. Atay’ın günlüğü, okuduğum ilk günden beri benim için bir kitaptan diğerine giden muhteşem manzaralı yolları gösteren gizli bir harita görevi gördü.

Görse bana aşırı kızardı ama Ece Ayhan da orada, duvardaydı. Bağlam kelimesinin sıradan bir sunum klişesi olmadığını tek bir kez bile sunum yapmadığım zamanlarda, onun külliyatı bana her satırıyla göstermişti.

Siyah beyaz çıktılarda durum böyleydi. Masamda duran oldukça dandik MP3 player’ımı kurcaladığımda ise büyük bir karmaşa söz konusuydu. Lakin üç David, “yaptığın şeyi durmadan iyi yapmak istiyorsan daima farklı kaynaklardan beslenmeyi sürdür, başaramasan bile en azından eğlenirsin” diyerek öne çıktı. David Bowie, David Bryrne ve David Gilmour’dan söz ediyorum.

Kitaplık… En gizemli labirent. Sıra ona geldi. Bir sürü kitap sırtı arasında gözlerim dolandı, Thomas Pynchon’da durdu. O da bana her şeyin bir sınırı olduğunu, evet, yazının bile bir sınırı olduğunu gösterdi. Tabii ki bu sınırın aşılması gerektiğini de… Pynchon’dan Berna Moran’a, oradan Norman Mailer’a, Kurt Vonnegut’a, Yusuf Atılgan’a, Stanislaw Lem’e, Philip K. Dick’e, Alan Moore ve hatta ve hatta Vüs’at O. Bener’e kadar gittim. Tüm bu isimlerden ve çok daha fazlasından; hayal kurmak için gerekli olan, alet çantama koymam gereken şeylerin eksiksiz bir listesini aldım. Yukarıda bahsettiğim, bir kitaptan diğerine gitmemize yardımcı olan harita, bu yolculukta da işimi kolaylaştırdı. Ha bir de unutmadan, Şerafettin… Garfield’ı boğazlamak isteyen Bülent Üstün’ün olağanüstü cesaretini de selamladım. Cesareti de o arada kaptım herhalde.

Zamanda yaptığım küçük yolculuk, böylece sona erdi. Odamdan yazıma ve oradan da kahramanım kim sorusuna dönüyorum. Kahramanlar, alışılmışın dışında öğretmenlerdir demiştim.

Geçtiğimiz günlerde mimari dünyasının Nobel’i olarak adlandırılan Pritzker Ödülü’nü öncül kazanan Balkrishna Doshi’nin öğretmen olmaya dair çok güzel bir tanımlaması var. Doshi’ye göre öğretmenler bahçıvanlar gibi olmalılar…

Güle, çam ağacına, papatyaya… Bahçelerinde ne varsa tümüne tüm suyu, besini ve ilgiyi göstermeliler. Ama gülden çam, çamdan papatya olmasını asla beklememeliler. Benim en önemli öğretmenim ve dolayısıyla kahramanım, hiçbirinizin tanımadığı biri; babam Ali Terzioğlu… Hayatı boyunca, nasıl biri olmak istiyorsam o yolda asla taviz vermemem ve o kişi olmam için beni daima yönlendirdi ve cesaretlendirdi. Müthiş zengin düşünce dünyası ve birikimiyle yol göstererek hep yanımda oldu. Özgünlüğün abartılmış bir şey değil, bazı alanlarda bir mecburiyet olduğunu tekrar tekrar bana hatırlattı. Sadece özgürce kendim olmamı sağlayarak beni ben yapan, tek tek andığım tüm bu isimlerle tanışmamı sağladı. Onun sayesinde benim artık bir sürü kahramanım var. Ama tek bir süper kahramanım var, o da babam. 2 yıl önce aramızdan ayrılan babamı sevgiyle anıyorum ve ona her şey için çok teşekkür ediyorum. İyi ki vardın, iyi ki varsın.

Ahmet Terzioğlu
Creative Group Head
4129Grey

 

Bu yazı ilk olarak Campaign Türkiye Mart 2018 sayısında yayımlandı.

Bunları da beğenebilirsin

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.