Hedef ne?

Yazar Dave Trott kalecilerin topu kurtarma istatistiklerinden yola çıkarak kuralların dışında hareket etmenin ve çoğunluğun beğenisini kazanmak yerine sıra dışı işler yapmanın reklam dünyasını daha başarılı kılacağını anlatıyor.

Bir felsefe blogunda Albert Camus ve kalecilik yaptığı dönem hakkında bir makale okuyordum.

“Camus gibi bir filozofun kendisini kale demirleri arasına konumlandırmasıyla ilgili uygun bir şey var. Kaleci, bir takım ahlakı içinde izole edilmiş, farklı kısıtlamalarla oynayan bir bireydir. Eğer takımı gol atarsa, kaleci bunun onunla hiçbir ilgisi olmadığını bilir ancak rakip gol atarsa, hepsi onun hatasıdır.

Kalede nöbet tutan Camus’un pozisyonunun absürt durumu üzerine düşünmek için bolca vakti vardı.

Hiç böyle bir kaleci düşünmemiştim, takımın dışında bir adam.

Oyunu tek başına kaybedebilecek bir adam ve bunu farkında olmanın baskısını hissediyor.

Wim Wender’in “The Goalkeeper’s Fear of the Penalty” adlı filmi aklıma geldi. Film cinayet işleyen ve nereye saklanacağını bilemeyen bir kaleci hakkında.

“Kaleci bir futbol maçına katılır ve bir penaltı vuruşuna tanık olur. Kaleci, bir penaltı ile karşılaşmanın nasıl bir şey olduğunu anlatır: Bir tarafa atlamalı mı? Eğer böyle yaparsa vuruşu yapan kişi diğer tarafı mı hedefleyecek? Bu, iki tarafın birbirlerini alt etmeye çalıştığı psikolojik bir yüzleşmedir. Buna paralel olarak kaleci kaçmak yerine memleketine geri döner ve göz önünde yaşar. Polisin özellikle onu arayıp aramadığını bilmez ancak polisin saklanmaya çalışmayan birini aramaması gerekmiyor.”

Bu da yine kaleci olmanın ne kadar yalnız hissettirdiğini, özellikle de cezalarla karşı karşıya kalınan zamandaki baskıyı düşündürdü bana.

Son zamanlarda 10 sezonda alınan 965 cezayla ilgili bazı istatistikler okudum. Sola veya sağa atlamış kaleciler tarafından 168 penaltı kurtarıldı, yani %17.4. Ancak en şaşırtıcı istatistik; bir tarafa atlamasalar ve sadece kalenin ortasında kalsalardı, penaltıların %33’ünü kurtaracaklarını gösterdi.

Öyleyse soru şu; neden kalenin ortasında durup oranı ikiye katlamadılar?

Daniel Kahneman’ın “norm teorisi” dediği şey işte bu! Bu teoriyi “incinmiş duygular” olarak tanımlıyor ve “kalabalığın görmek istediği şey” olarak detaylandırıyor.

Temel olarak, beklenen normda performans gösterirsek ve işe yararsa daha fazla takdir alırız.

Normun tersine gidersek ve başarısız olursak daha büyük hayal kırıklığı yaşarız.

Bu yüzden en güvenli yol, kalabalığın beklediği gibi performans göstermek: Başarılı olursak bu harikadır ve başarısız olsak bile bu o kadar da kötü değildir.

Bir kaleci için norm, hareketsiz durmak değil, muhteşem atlayışlar yapmak olacaktır.

Kalabalıklar istatistiğe bakmazlar, hareketsiz durmaktansa kalecinin bir yana doğru atlamasını görmeyi tercih ederler.

Bir keresinde profesyonel bir kaleciye West Ham’ın kalecisi hakkında ne düşündüğünü sordum. Çok iyi olduğunu düşünmediğini söyledi. “Bunu nasıl söylersin, muhteşem kurtarışlar yaptı.” dedim. Çünkü konum algınız iyiyse topun geleceği yönü tahmin edebilirsiniz.

Sadece çevremizdekileri etkilemek veya ödüller kazanmak için çalışarak kalabalığa oynarız.

Neyin işe yaradığına ilişkin istatistiklerle ilgilenmiyoruz, sadece kalabalığa nasıl baktığımızla ilgileniyoruz.

Ticari basında en iyi yazıları yayınlıyor muyuz, modaya uygun muyuz?

En iyi sonuçları alamayabiliriz, ancak bazı muhteşem hareketler yapıyor ve etkileyici görünüyoruz.

Çünkü pozisyon dışındayız ve kalabalığa karşı oynuyoruz.

Yazar Dave Trott

 

 

 

 

Bu yazı ilk kez Campaign Türkiye’nin 110. sayısında yayımlanmıştır.

 

Bunları da beğenebilirsin

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.