“Endişeye gerek yok, en azından şimdilik”

Robot kelimesi ilk defa 1920’lerde bir tiyatro oyununda kullanılmış. Oyunda bir fabrika, üretimini hızlandırmak için yapay işçiler geliştiriyor. Robot adını verdiği bu işçiler kısa sürede insanların işlerini ellerinden alıyor. Finalde de ayaklanıp insan ırkını ortadan kaldırıyorlar. Bu kelime 100 yıl önce ilk kullanıldığından beri robotların varlık sebebi de, onlara karşı hissettiğimiz korku da hiç değişmemiş belli ki. Tek fark, o zamanlar yapılan işlerin fizikselliği ve robotların da buna göre hayal edilmesi. Bugün insanların yaptığı işlerin önemli kısmı zihinsel. Ve bu işlerde yazılımsal robotlarla rekabet edememekten korkuyoruz. Bu korku şimdi yaratıcı sektörlere de bulaşmış durumda. Peki işimiz tehlikede mi?

Belki de doğru cevabı bulmak için konuyu ikiye ayırmamız gerek: Yaratıcı fikrin kendisi ve yaratıcı üretim süreci. Yaratıcı süreç genelde markanın bir problemi tespit etmesiyle başlıyor. Markaların verilerden ve KPI’lardan oluşan dünyasında, çoğu problem de kendini ölçülebilir şekillerde ifade ediyor. Böyle olunca, bulunacak yaratıcı çözümlerin etkisi genelde sayısal olarak ölçülebilir hale geliyor. Oysa uzun vadeli etki söz konusu olduğunda duygular verilere üstün çıkıyor. Bir markanın nasıl olup da insanların aklında belli duygulara ulaştığını basitçe sayılara dökemiyoruz. Ama hissediyoruz. Yaratıcı bir fikrin komik ya da duygusal olduğunu biliyoruz ama bunu ölçemiyoruz. Sunum sırasında fikri anlatırken marka ekibiyle birlikte duygulanabiliyoruz. Hepimiz bu işin uzun vadede markayı insanların zihninde özel bir yere yerleştireceğini anlayabiliyoruz. Sayılara dökemediğimiz bu sonuç, markayı anlamlı hale getiriyor ve uzun vadede markanın yapacağı tüm kreatif işlere yansıyor.

Asimov kısa bir hikayesinde, fıkraların kaynağını öğrenmeye çalışan iki arkadaşı anlatır. Bu iki arkadaş, yapay zekanın yardımıyla fıkraların nereden kaynaklandığını öğrendiklerinde artık hiçbir şeye gülemediklerini fark ederler. Biz de duygu yaratan işlerin bunu nasıl başardığını sayılara dökemediğimiz sürece, duygular hepimiz üzerinde derin bir etkiye sahip olacak. Yazılımlar belki bizim için verileri toplayıp bazı fikir modelleri çıkarabilir. Bazı analizlere dayanarak renk veya mecra seçimimize yardımcı olabilir. Ama bazı mesajlar, bir şekilde, evrensel duygulara dokunur. Her yaratıcı fikir buna ulaşamaz ama kreatif biri böyle bir fikir bulduğunda bunu gerçekten fark eder. İşte bu kısım bir yazılımın asla ulaşamayacağı bir nokta bence. Çünkü evrensel insani duygular söz konusu olduğunda makineler ölçümü dışarıdan yapmak zorunda. Oysa biz böyle bir fikri derinden hissediyoruz. Öyleyse yazılımların etkisi arttıkça, basit estetik çözümler kolaylaşacak. Rekabet edebilmek için gerçekten evrensel duygular uyandırmayı başarmamız gerekiyor. I, Robot filminde Del Spooner adlı karakter karşısındaki robotu küçümseyerek Bir robot senfoni besteleyebilir mi? Bir tuvali başyapıta çevirebilir mi?” diye sorduğunda, robotun cevabı “Peki ya sen yapabilir misin?” olmuştu. Yaratıcı sektör gerçekten yaratıcı olduğu sürece robotlarla rekabet edebilir. Evrensel duygularla bağını güçlendiren bir kreatifin robotlar konusunda endişelenmesine pek gerek yok. En azından şimdilik.

İsmail Postalcıoğlu
Afi Agency, Ajans Direktörü

Bu yazı ilk olarak Campaign Türkiye 94. sayısında yayımlanmıştır.

Bunları da beğenebilirsin

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.