Elif Önay: Cannes’da jüri olmadan emekli olmayın

59’uncu Cannes Lions Uluslararası Yaratıcılık Festivali’nin açıkhava kategorisinde jüri olarak görev yapan DRAFTFCB İstanbul Başkanı Elif Önay festival izlenimlerini anlattı:

“Sevgili Viki Habif beni arayıp bu seneki festival için jüri adayı olduğumu söylediğinde çok sevindim ve gururlandım. Adaylar arasından komite tarafından seçildiğimde daha da sevindim. Ama Cannes’a gidip jürilik görevimi tamamlayınca ancak anladım ki o zamanlar yeterince sevinmemişim meğer.

Cannes bu sene katılım sayısıyla yine rekor kırdı. Bunun başlıca birkaç nedeni var. Öncelikle her sene yeni kategoriler ekleniyor, olan kategoriler ise kendi içlerinde çeşitleniyor. Bu, dünyada reklamcılığın ve mecraların gelişmesiyle birebir doğru orantıda. Bugün bundan birkaç sene önce hiç bilmediğimiz mecraları artık reklam mecrası olarak kullanıyoruz. Aslında kısaca çevremizde gördüğümüz, her gün kullandığımız hemen her şey reklam mecrası olabilir artık. Reklamcılar tüketiciye birebir ulaşmanın ve hiç beklemediği yerde karşısına çıkmanın yollarını arıyor sürekli. Bu anlamda yeni bir yol keşfetmek bile kendi içinde bir yaratıcılık örneği olarak kabul ediliyor.

Başvuruların çoğalmasındaki bir diğer neden ise birebir yukarıdaki konuyla bağlantılı, bu sayede reklam pazarı çok daha küçük ülkeler ve küçük bütçeli işler bile artık ödül alabiliyor ki bu her sene çok sayıda ülke ve ajansı daha da cesaretlendiriyor.

Bunların jüri hayatına etkisi ise bambaşka. Outdoor kendi içinde en çok çeşitlenen ve gelişen kategorilerden biri. Dolayısıyla jürinin işi de her geçen sene daha da zorlaşıyor. 18 kişilik bir jüri ekibi var ve bir de başkan. Bizim bu seneki jüri başkanımız Çin’den ilk jüri başkanı olma başarısını gösterdi… Umarım yakın bir tarihte Türkiye’den de bir jüri başkanı görürüz Cannes’da.

Bu 18 kişi yaklaşık 5 bin iş değerlendirmek zorunda toplam 4 günde ki, bunun nasıl bir kabus olduğunu ben orada anladım. Daha önce çok jüri üyesi oldum ama hiç böylesini görmemiştim, itiraf ediyorum.

Outdoor da artık işler iki ana gruba ayrılıyor, ‘traditional’ ve genel olarak ‘ambient’ diyebileceğimiz bölüm. İlk gün altışar kişilik 3 gruba ayrılıyor jüri üyeleri ve sabah 8.30’dan itibaren ambient kategorisi işleri shortlist için değerlendirmeye başlıyor. Bu gerçekten çok uzun bir süreç çünkü bu kategoride işler daha çok case’ler halinde. Her birini teker teker seyretmek ve anlamak gerekiyor ve bu çok zaman alıyor. İlk gün sabaha karşı ancak çıkabildik jüri odasından.

Burada çok dikkat edilmesi gereken bir konu var. İşin ne olduğu kadar nasıl sunulduğu da bir o kadar önemli. Düşünün bir günde yaklaşık 800 case inceliyor her bir grup, gerisini siz hesap edin. Case’in anlaşılır olması, etkileyici olması çok önemli. Sonuçlar kısmı jüri tarafından neredeyse hiç dikkate alınmadığı gibi hatta 800 case videosu seyredince bir noktadan sonra sinir bozucu bir hale bile gelebiliyor. Jüri isyan ediyor. Cannes’da jüri yaratıcılığa bakıyor. İşin sonucuna değil özetle. Ayrıca sosyal medyaya bağlı sonuçlar bazen jüri arasında alay konusu bile olabiliyor, Facebook’ta 15 bin ‘like’ aldı gibileri. Yalnız bu noktada bir şeyi yanlış anlamamak gerek- isin gerçekten yapılıp yapılmadığı çok önemli. Jüri bu noktaya çok dikkat ediyor. İşin büyüklüğü küçüklüğü değil ama gerçekten orjinal bir fikir olması, gerçekten uygulanmış olması ana kriterler.

İkinci gün jüri yine altışarlı gruplar halinde bu sefer ‘traditional’ başvuruları inceliyor. Burada tüm jüri üyeleri bu kategorideki yaklaşık 1.200 işin tek tek bireysel olarak üzerinden geçiyor. Erken bitiren ilk çıkar mantığı. Burada gruba bağlı değilsiniz, kendi hızınızı belirliyorsunuz. Kabaca bir hesaplama yaptık iş başına yaklaşık 25 saniye harcamanız gerekiyor mantıklı bir saatte çıkabilmek istiyorsanız. Bir gün önce gece yarısına kadar kalan jüri üyeleri bu sefer geç kalmamak için adeta bir yarışa giriyor. Bu noktada da yine işin ilk bakışta ne kadar durdurucu, anlaşılır ve çarpıcı olduğu önem kazanıyor. Maksimum 25 saniye içinde 1.200 işin içinde ayrışabilmek önemli. Gerisini siz düşünün. Eklemeden geçemeyeceğim, bu işi jüri üyeleri mecburen ayakta yapmak zorundalar ve günün sonunda beyinsel yorgunluğun üzerine bir de fiziksel yorgunluk ekleniyor.

Üçüncü gün işin rengi değişiyor birden. Artık tüm jüri üyeleri bir arada ve sabah saat 9 itibarıyla ilk iki günkü oylamalar sonucu shortlist’e kalan tüm işlerin teker teker üzerinden geçmek zorundalar ve tekrar oylayarak final shortlist’ini belirlemek zorundalar. Burada bir deadline var, gece yarısına kadar final shortlisti tüm dünyaya duyurulmak zorunda ve buradan geri dönüş yok.

Cannes’da 30 küsur bin başvurunun arasından shortlist’e bile kalmak bir başarı sayıldığından artık jüri çok daha farklı bir mantıkla bakmaya başlıyor işlere ve daha cimri oluyor oylarında haliyle. Saat akşamüstü 6 gibi ancak tüm işlerin üzerinden geçilmiş oluyor. Görevliler tüm notları toplayıp final shortlist’ini hazırlıyor ve bunlar jüri üyelerine dağıtılıyor. Artık vakit tek tek tekrar bu işlerin üzerinden geçmek ve gerçekten shortlist’e kalmaya hak kazanıp kazanmadıklarına karar vermek ve bunun için sadece gece yarısına kadar vaktimiz var. Bu noktada işler aldıkları oya göre sıralanmış oluyor ki bu da ödülleri dağıtırken çok önemli. Burada jürinin genel oyu ile shortlist’e kalan isleri shortlist’ten çıkarma hakkımız yok. Ancak işler duplike olabiliyor. Yani aynı fikirden birkaç farklı iş çıkmış olabiliyor, hatta farklı ülkelerden birebir ayni islere rastladığımız bile oldu ki bu bizim sektörde rastlanan bir durum. Böyle durumlarda hangi işin ilk yayınlandığına bakıyoruz, diğeri listeden çıkarılıyor. Aynı şey daha önce yapılmış kopya işler için de geçerli. Jüri karar veriyor.

Burada bir önemli nokta daha var. Her jürinin shortlist’e kalmamış ama kalmaya değer gördüğü bir işi önerebilme hakkı var. Kendi işiniz dışında. Milliyetçiliğin öne çıktığı durumlardan biri. Veya jüride veya daha önceden kurulan arkadaşlıkların. Sen benim işimi öner ben de seninkini durumu.

Son gün büyük gün. 3 gündür binlerce iş görmüş ve çok az uyumuş jüri ödülleri verecek. Tabii bu arada festival de başlamış durumda artık. Günlerdir otele dönerken ıssız olan sokaklar artık gece yarısında bile eğlenen kalabalıklarla dolmaya başlamış. Nitekim son gün saat 9’da hepimiz jüri odasındayız ve 2 jüri üyesi eksik. Saatler geçiyor ve kendilerinden ses yok. Ulaşılamıyorlar. Bu o kadar acayip bir durum ki herkes başlarına bir şey geldiğinden korkuyor. Jüri üyeleri arasında çok ünlü reklamcılar da vardı ancak onlar bile bu işi inanılmaz ciddiye alıyor. Bir tanesi “Üstümden araba geçmiş olsa, kolumda serumla tekerlekli sandalyede gelirdim” diyor. Bu adamların başına daha ciddi bir şey gelmiş olmasın dedi. İkisi de sağlıklılarmış Allah’tan. Öğlen aramıza katıldılar. Eğlenen kalabalıklara katılmışlar bir gece önce sadece.

Festival organizasyonunu yapan ekipten bahsetmeden geçemeyeceğim. İnanılmazlar. Her detay tek tek düşünülmüş. Her şey tıkır tıkır işliyor. Cannes dünyanın en büyük reklamcılık festivali ve organizasyonu da hak ettiği düzeyde.

Jürinin son günü diğer her günden çok daha farklı. Burada artık bütün kartlar açık. Masanın üzerinde. Ajanslar, ülkeler belli. Herkes el kaldırarak açık oy veriyor. Jüri üyesi kendi işi oylanırken ve konuşulurken odadan çıkıyor. Artık konu, iş aslan almaya değer mi, değmez mi? Çok başka bir gözle bakmaya başlıyor jüri artık işlere. Birçok kategoride aslan verilmediği oluyor. Kolay değil aslan almak. Bu noktada İngiltere, Almanya, Amerika gibi ülkelerden gelen jüri üyeleri ile Uruguay, Tayland, Endonezya gibi ülkelerden gelenlerin oyları farklılıklar göstermeye başlıyor bazı noktalarda. Kültür, dil ayrılıkları ortaya çıkıyor. Latinler ise kendi içlerinde hep birlikte. Ortak tek bir nokta var ama basit, bir bakışta anlaşılan çok iyi fikirler her zaman istinasız herkesin oyunu alıyor. Traditional kategoride verdiğimiz Grand Prix – Coca Cola posteri buna çok iyi bir örnek.

Burada artık ülkeler konuşmaya başlıyor. Burada jüri üyelerine bence çok iş düşüyor. Jüri üyelerimizin Türkiye’den gelen işleri sonuna kadar savunması gerek. Diğer jüri üyeleri ile iyi ilişkiler kurmuş olması gerek.

Cannes’da senelerdir Türkiye’nin yer almasının arkasında sevgili Viki Habif’in hakkı ödenemez. Türkiye’nin Cannes’da olmaması düşünülemez. Ama hak ettiğimiz yere gelmemiz için gerçekten çok çalışmamız lazım. Hep birlikte. Ajanslar, jüri üyeleri, yaratıcılar, müşteriler, medya. Herkes kendi üzerine düşeni yapmalı. Ödül törenlerinde hangi ülkenin kaç ödül kazandığı anons ediliyor. Bizim daha çok ismimiz geçmeli. Daha çok işimiz katılmalı. Daha çok ödül almalıyız. Alabiliriz de. Almamamız için hiçbir neden göremiyorum. Ama bunu bireysel bir katılımın ötesinde görmemiz şart. Burada Türkiye yarışıyor aynı zamanda.

Öncelikle Türkiye adına Cannes’da jüri üyesi olmaktan büyük gurur duyuyorum. Bence ajans veya reklamveren tarafından reklamcı olan herkesin mutlaka Cannes’a katılması gerek. Bu bir hafta yoğun terapi gibi bir şey. Bunun ötesinde jüri olduğunuz zaman dünyanın her köşesinden seçilmiş en yaratıcı insanlarla bir odada günler geçiriyorsunuz ve yüzlerce iş üzerinde tartışıyorsunuz. Farklı yaklaşımları ve bakış açılarını duymak için müthiş bir fırsat.

Eğer reklam dünyasında çalışan yaratıcı bir insansanız Cannes’da jüri olmadan emekli olmayın derim.”

Bunları da beğenebilirsin

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.