Dünyayı değiştirebilir miyiz?

“Artık kurallara göre oynayarak dünyayı kurtaramayız çünkü kurallar değişmek zorunda kaldı. Bireysel değişim yerine sistemin değişmesine ihtiyacımız var. Ama biri olmadan diğerini elde edemezsiniz. Bu yüzden sizden uyanmanızı ve gerekli olan değişiklikleri yapmanızı rica ediyorum. Elinizden gelenin en iyisini yapmak artık yeterli değil. İmkansız g.rüneni yapmalıyız. Her şey değişmek zorunda ve bu şimdi başlamak zorunda.”

~ Greta Thunberg ~

Bizler bu dünyada yaşadık. Havasından, suyundan, toprağından yararlandık ama gelecek nesillere neleri bırakabildik? Son yıllarda trendler arasında sık sık duyduğumuz bir kavram var: Sürdürülebilirlik.

Sürdürülebilirliğin anlamı Twentify bizim için yaptığı araştırmaya göre sosyoekonomik gruplar fark etmeksizin henüz tam olarak karşılığını bulabilmiş değil. Hâlâ sözcüğün gerçek anlamından türetilen ve herhangi bir işin devamlılığı anlamına gelen bir anlamı olduğunu düşünen ciddi bir kitle var.

Oysa sürdürülebilirlik ekonomik, toplumsal ve ekolojik olarak pek çok konuyu kapsayan bir yaklaşım olarak hayatımızda olmalı. Bu kavram bizlere sorumlu bir şekilde tüketmenin değerini hatırlatırken, aynı zamanda çalışan, üreten insanların temel haklarını, yasal haklarını, insan haklarını da kapsamalı.

Peki ne oldu da sürdürülebilirlik kavramı pazarlamanın merkezine yerleşti?

Aslında dünya, bu kavramla 1987’de Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu’nun yayınladığı “Ortak Geleceğimiz” isimli raporla karşılaştı. 1987’den beri de dünyamız bu kavramın önemiyle ilgili bize mesajlar gönderip durdu. Son yıllarda “trend” olarak görülüp değerlenen sürdürülebilirlik, yaşadığımız küresel sağlık krizi ile birlikte ve Z jenerasyonunun gücüyle gerçek anlamını aramaya başladı.

Eskiden “çevremizi koruyalım” basit bir okul dersiyken ve eski kuşaklar olarak bu dersin önemini pek fark edememiş olsak da yeni gelen nesil, yaşadığımız sınırsız bilgi çağında çok daha bilinçli. Artık onların gözünde lovemark olmak için farklı olmak yeterli değil. Bundan birkaç yıl önce, bir markayı değerlendirirken tüketicilerin markayı nasıl gördüğü önemliydi; oysa bugün markanın, hem tüketici tarafında bir anlam bulması hem de çevresel ve sosyal sorumluluk bilinciyle hareket etmesi gerekiyor. Bir marka dünyaya karşı bir duruş sergileyebiliyorsa; ekonomik, ekolojik ve toplumsal sorumluluklarının farkındaysa tüketiciyle buluştuğunda bir anlam ifade edebiliyor.

Yeni dünyada ürettiğiniz ürünün kalitesi kadar kitleleri bilinçlendirebilmek, gezegene karşı sorumluluklarını yerine getirerek var olmak önemli.

Peki endüstrinin yapı taşları olan markalar tüketiciyi bu konuda ne kadar bilinçlendirebiliyor? Tüketicinin lovemark anlayışı artık daha duyarlı, daha sorumluluk sahibi olmak üzerine mi? Dünyayı kurtarmak markaların öncülüğünde gerçekleşebilir mi?

Yeni sayımızda akademisyenlerden uzmanlara, markalardan ajanslara bu konuda çalışmalar yapan pek çok değerli isme danıştık. Neler yaptıklarını, sürdürülebilirliğe yükledikleri anlamları ve hedeflerini anlattılar. Ne dersiniz bir gün, pelerinlerimiz olmasa da dünyayı kurtarmayı başarabilecek miyiz?

 

Bu yazı ilk kez Campaign Türkiye’nin 110. sayısında yayımlanmıştır.

Bunları da beğenebilirsin

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.