Dil, Kültür ve İdeoloji Neden Önemli?

Yine bu hafta bana çok sorulan sorulardan birinden devam edelim. “Yale’de okumak, derslere girmek nasıl bir şey?” Daha önce de bahsettiğim gibi burada bir kısmını kendimiz seçerek aldığımız ve bir kısmını da programın bize sunduğu, katılım zorunluluğumuz olan dersler var. Bu hafta kendi seçimimle katıldığım derslerden birinden söz edeceğim. Bir sonraki hafta ise programın zorunlu bir parçası olan seminerlerimizden birinden. Bu haftanın konusu “Dil, Kültür ve İdeoloji”.

Unknown Soldier Anıtı

Sanırım daha önceki yazılarımda ya da sosyal medya paylaşımlarımda bahsetmiştim, “Dil, Kültür ve İdeoloji” isimli bir dersim var her çarşamba sabahı koşarak kalkıp gittiğim. Bu ders Yale’in aşırı popüler, kapısında kuyruk olan derslerinden biri değil. Sınıfta toplam 8 kişi olduğumuz bir ders bu ama tesadüfün böylesi, hepimizin kökeninin “dil” söz konusu olduğunda apayrı olduğu, içinde büyüdüğümüz ideolojiler ve kültürler açısından da beş benzemez olduğumuz 8 kişiyiz. Dersi olduğundan da enteresan hale getiren biraz da bu. Hatta konuyu şöyle açayım; Alman bir anne babanın, Amerika’da büyüyen çocukları, Çin’de Amerikan eğitimiyle yetişmiş biri, Hawai’de ana diliyle yetişmiş fakat İngilizce’yi çok sonra öğrenmiş biri, Amerikan yerlisi bir ailenin kızı, bir Türk, bir Koreli, bir Güneyli Hispanik Amerikalı ve annesi Fransız bir diğeri. Haydi bakalım.

Dersimiz, aslında bir antropoloji dersi ama konusu itibarıyla bence siyaset bilimi dersi olarak okutulmalı. Dersi veren profesör bir dil bilimci. Ders zaten haftalık sonsuz sayfalı okumalarıyla yeterince zor ama dersi olduğundan daha zor kılan tarafı, profesörümüzün dil bilimci olması çünkü ağzınızdan çıkan her kelimede yakalanıyorsunuz, ne düşündüğünüzü kelime seçiminizden sobeleyen biriyle tartıştığınızı düşünün. Üstelik dil olarak asıl kökeninizin, o an İngilizce iletişim kuruyor olmanız bağlamında ne anlama geldiğini ve araya başka hangi anlamlar sıkıştırdığını bilecek kadar da entelektüel biri. Tatlı biri ama bir o kadar da kendini tutamayan biri. Derste en çok söylediği şeylerden biri “Do not get me started.” (Dil biliminin derinlerine girersek çıkamayacağımızı ve sıkıntıdan patlayacağımızı da biliyor.) 

Peki bu ders ne anlatıyor, neden benim için bu kadar önemli, neden bu yazılarda bahsetmeye değer, yaratıcı endüstrilerde çalışanlar olarak, bizim için neden bence kıymetli şeyler anlatıyor, bunlardan bahsedelim. Birkaç yerde kitaplara, makalelere referans verebilirim, niyetim sadece okumak isteyen olursa devamını getirsin diye. Ben tabii ki üstünkörü, kısa ve belki yer yer haksızlık yaparak anlatmaya çalışacağım “öğrendiklerimi.”

Dil; kültür ve ideolojinin oluşumunda belki de en kritik rol oynayan bir bileşen ve bu sebeple tarihler boyunca insanı anlamak için sadece ne dediğine değil, hangi dili hangi şartlar altında konuştuğuna, neyi nasıl dönüştürdüğüne ve o dilin anlattıklarının ötesindeki anlamına da bakıyor bilim ve düşünce insanları. Biz de yaptığımız yaratıcı işlerde “dil” dediğimiz büyüleyici iletişim aracının sihirlerinden faydalanıyoruz. Seçtiğimiz kelimelerle, dikkat çekici, ikna edici, sıkıcı ya da kahraman markalar yaratıyoruz. Kimi zaman dilin tuzaklarına düşüyoruz, kimi zaman dili tuzağımıza düşürüyoruz. (Görsel dili şimdilik yazının odağı şaşmasın diye umarak bir kenara bırakıyorum.)

Dilin önemi, matbaanın keşfiyle kitlesel bir seviyeye ulaşıyor malum. Herkesin ağırlıklı konuşarak anlaştığı bir dünyada, konuşarak anlatılanların üç beş kişinin ötesinde çok daha hızlı yayılmasını sağlayan bir yenilik olarak matbaa, konuşmak yetmez, okumak ve yazmak gerekliliğinin altını çiziyor. Bu inanılmaz bir başka yenilik getiriyor. Mesajımız herkese ulaşsın dedikleri insanların bildikleri dil, o güne kadar devletlerin ya da dinlerin konuştuğu ve yazıya elle özenle aktardığı dil olagelmemiş. Çünkü “yazılı dil” bir sınıf ayrımcısı gibi, daha entelektüel bir kesimin tekelinde yazılan ve okunabilen bir şey olarak; “dini kitapların dili” olarak tutulmuş ve herkesin okuyup yazamaması, onu daha da ayrıcalıklı kılmış. Ama matbaa gelince, hedef kitlenin anlayacağı dile dönüvermiş bir anda gereklilik. Malum ticaret, çok kitap satmak gerekiyor. O ulu ve kutsal diller de çok zor olunca ve az kişi bilince kitaplar, yazıtlar, sokaktaki dile tercüme edilmeye başlamış ve bir anda dil “sıradanlaşmış”. Aslında buna sıradanlaşma değil, “anonimleşme” diyoruz. Dilin gerçek sahibinin kim olduğunu bilmememiz ve herhangi bir sınıfa ait olmaması onu kullanmamızı kolaylaştırıyor. İçine girip onunla oynamak daha hakkımız gibi oluyor. Dil, matbaa ile kullanıma girdiği her yerde o alanın dilini hem herkese ait hem kimseye ait olmadan, anonimleşmesini sağlıyor. Dil bu anlamda “sınıfların içinden dikine geçip gidebilen, kimseyi acıtmayan ya da acıtması beklenmeyen nadide bir kılıç” bence (metafor bana ait). Tabii bu neredeyse “dil” kavramını sosyal barış ile neticelendirebileceğimiz bir açılım yaratıyor çünkü madem anlaşabilmemizi kolaylaştıran bir gerecimiz var, neden bunu daha iyi kullanmıyoruz ve etrafında birleşmiyoruz onca farklılığımıza rağmen? İdeolojiler de bu yüzden hızlanıyor matbaa ile. Anonimleşen dil, etrafında birleşmek isteyeceğimiz fikirler aramamıza sebep oluyor ve toplu uzlaşılara dair umudumuz artıyor.

Unknown Soldier Anıtı

Tabii ki dünya benim naifliğimden çok uzağa düşecek şekilde tasarlanmış bir yer. Uzlaşmıyoruz. Ulus devletlerin sahneye çıkmasıyla “dil” bu kez bir de kendine yeni bir “ayrıştırıcı” rol buluyor. Ne güzel “birleştiriyordu” değil mi, işte o özelliği çok uzun sürmüyor. Ulus devletlerin vatandaş kimliğini yaratabilmesi ve diğerlerinden “farkımızı” ortaya koyabilmesi için “dil” yeni bir oyun alanı oluyor. “Resmi dil” kavramı ortaya çıkıyor. Fakat bu sefer dilin anonim olması işimize gelmeyen bir özelliğe dönüşüyor, yani evet tamam herkesin konuşması, paylaşması, ortak dili olması adına harika fakat bir “kimliğe” dönüşmesi için yeterli olmuyor, kimliği belirleyici olması için yeniden sınır çizici olması gerekiyor.

Bu noktada ulus devletler, anonimleşen ortak dili otantik bir hale getirme çabasına giriyor. Bu dil kimden geliyor, hangi atalarımıza dayanıyor, “bu dil bizim” diye tarif ettiğimiz “biz” kim, bu dil nereden geldi, nereye gidiyor, bu dili bizden sonraki “bizlerin” de konuşacağını nasıl garanti edeceğiz – gibi sorulara cevap arıyorlar. ‘Bu neden gerekli?’ diye sorabilirsiniz.

Biz insanların bir arada hissetmeye, bir yere ait hissetmeye ihtiyacı var. Ölümsüz olmadığımızı çok iyi bildiğimiz için hiç değilse boşa yaşamadığımızı düşünmek istiyoruz. Bir şeylere ait, bağlı, ekli, bir şeylerin devamı, öncüsü ve parçası olduğumuzu bilmek bize iyi geliyor. Din kitaplarının tekelinde olan “kutsal diller” göklerden gelen emirler olduğundan bizi aşan ve bizden öte bir yerde bizi buluşturan olmayı başarıyormuş. Ancak sıradanlaşan ve herkese ait hale gelen dilin, yeniden kimliğe bürünmesi için etrafına bir otantik hikâye gerekmesi normal. Orta Asya’dan gelen güzel Türkçe’miz gibi… Bizden önce kimlerin konuştuğunu biliyoruz, bilmemiz önemli. Ulus devletin diğer bileşenleri için -daha önce de önermiştim sanıyorum- “Imagined Communities” okumanızı çok tavsiye ederim. Bu kitap ulustan kabileye geçiş yaptığımız bu yeni çağda yeniden önem kazanan bir eser.

Anonim ve otantik olan dilin geçtiği bir sonraki aşama “standardizasyon”. Bu neden gerekli derseniz, işte o noktada devletin verimliliği, devamlılığı ve dili koruyarak kendini ve geleceğini koruma kararlılığı ortaya çıkıyor. Örneğin; Amerika’da çok sert bir standardizasyon var. Amerika aslen çift dilli bir ülke olmasına ve çok sayıda aksan, lehçe içermesine rağmen “tek dil” politikası üzerinden, İspanyolca’yı neredeyse yok sayıyor. Güneyliler’in konuştuğu ve “Y’all” (Siz demek – İngilizcede çoğul sen olmadığı için ihtiyaç duyulan bir söz öbeği, standart ve uygun kullanımı ise “You, guys”, eğer “Y’all” derseniz “hor” görülüyorsunuz) ile bilinen güney aksanını kamusal alanlardan dışlamaya çalışıyor. Oysa yine bu dersteki çeşitlilik sayesinde gördüm ki; dünyada resmi çift dilli birçok devlet olduğu gibi, çift lehçeli devletler de var(mış). Devletin dilinin, aslında hiçbir vatandaşının gündelik hayatında konuşmadığı daha üst bir dil olduğu örnekler de (Endonezya)… 

Dil; devletlerin, toplumların ve hatta bireylerin en kuvvetli silahlarından biri. Söz kılıçtan keskindir anlamında, içeriği anlamında söylemiyorum. Dilin nasıl kullanıldığı ya da kullanılmasına izin verildiği başlı başına bir kontrol ve propaganda yöntemi. Kendi ülkemiz üzerinden düşünelim. “Ulus”, “halk” dediğimiz her yerde “millet” denir oldu. “Millet” kelimesinin “ümmet” kelimesine olan fonetik benzerliği de ayrıca dikkat konusu. Belki anlam aynı ancak dilin kamusal alanda aldığı şekil, gittikçe standartlaştırılan, anonimleştirilen ve otantikleştirilen bu hali, düşüncemizi, davranışlarımızı ve kimliğimizi etkiliyor. 

Dil, dönüşen ve evirilen bir olgu; konuşulmayınca ölen, yok olan bir canlı. Kültürün ve ideolojinin en önemli bileşenlerinden biri. Dilin ölmesi, zayıflaması, yön değiştirmesi; kültürlerin, ideolojilerin sonunu getirebilecek kadar kuvvetli bir etkiye sahip. Bir köy düşünün, Kürtçe konuşuyor ve bir sonraki jenerasyonun Türkçe konuşma mecburiyeti ya da fırsatlardan faydalanmak için Türkçe konuşmayı seçmesiyle büyükanneler torunlarıyla iletişim kuramıyor, bunun üzerine büyükannelerin aktaracağı yemek tariflerinden, masallara kadar her şey yavaş yavaş yok oluyor. Bir dili biraz bilmek onu yaşatmaya yetmiyor. Bir dili çok kuvvetli ve egemen hale getirmek, başka dillerin yok olması pahasına istilasına izin vermek de aynı derecede tehlikeli. İnsan zihninin de çok çeşitliliğe muhtaç bir kültürel ekosisteme ait olduğunu unutmamalıyız. Aynılaştığımız oranda sıkıcılaşacağımız ve akraba evliliğinden doğan çocukların yaşadığı sorunları yaşayacağımız ortada.

Ders binası

Peki bu bizi neden ilgilendiriyor, yaratıcı endüstrilerde yazanlar, düşünenler olarak, neye dikkat etmeliyiz? Dilin politik bir olgu olduğuna dikkat etmeliyiz. Bizler politik bir iş yapıyoruz. Politik olana etkimiz var. Söylediğimiz, seçtiğimiz her kelimeyle birtakım ideolojilerin yeniden üremesine vesile olduğumuzun ya da onları farkında bile olmadan baskıladığımızın ayırdına varmalıyız. Dili kullanmanın, adeta yanlış kullanılırsa ölümcül olabilecek bir gereç kullanmak gibi büyük bir sorumluluk olduğunu hatırlamalıyız. Kimliğimizin, düşüncemizin, kültürümüzün, izlerimizin aynasını taşıdığını bilerek, özellikle kamusal alana yeni fikirler, yaratıcı fikirler aşılayanlar olarak, yaptığımız işin neye hizmet ettiğini hatırlamalıyız. Foucault’un harika bir sözü var: “İnsan neyi yaptığını bilir. Çoğu zaman neden yaptığını da bilir. Çoğunlukla bilmediği şey, yaptığı ile neye sebep olduğudur.” Bizler de her işimizle bir şeylere sebep oluyoruz. Uyanık olup yapabileceklerimize bakıp, bu gücü kültürün üreticisi olma becerisine dönüştürmeliyiz. Lugatımızdan çıkan kültürü de götürüyorsa, yok olmadan geri gelmesini istediğimiz sözcüklere sahip çıkmalıyız. Dilimiz erkekleşiyorsa önünü kesmeliyiz. Bir ideolojiyi yeniden üretiyorsak dikkatli olmalıyız. Türkçe’nin başka dillerden aldığı zengin kelimelerini fark edip, çok kültürlülüğünü korumalıyız. Kimden? Bir zümreden, bir düşünceden değil, tekdüzeleşmeden ve daralıp, nefes alamaz hale gelme tehlikesinden.

Dil küçülürse, fikirler de küçülecektir. Fakirleşirse, fikirleri de fakirleştirecektir. Dilimiz güzel, sorumlu tüketelim.

Bana bu konuda yazmak ve fikirlerinizi paylaşmak isterseniz: [email protected] 

Instagram @omur

 

Ömür Kula Çapan

Reklamcılar Derneği Yönetim Kurulu Üyesi 

Yale University M. Greenberg 2021 World Fellow

Bunları da beğenebilirsin

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.