Dave Trott: “Sahtesini yapın gitsin!”

“Elimizdeki sınırlı verinin sunduğu kanıtlara gözümüzün önünde duran şeyden daha çok inanıyoruz. Bir şeyi yargılama becerisinin anlamsız olduğuna inanıyoruz.”

1995 yılında Helene Beltracchi sanat koleksiyonunu satışa çıkardı. Dedesi Werner Jägers tüm tabloları 1933 yılında almıştı. Tabloları satan Yahudi bir koleksiyoncu olan ve Berlin’den kaçan Alfred Flechtheim’di. Dedesi tabloları kırsaldaki pansiyonunda saklamıştı. Helene’de büyükannesinin de fotoğrafları vardı. Duvarlarında tabloların yer aldığı pansiyonda oturuyordu.

Sanat uzmanları fotoğraflara bakınca Helene ve büyükannesinin birbirlerine ne kadar benzediğini fark etmişlerdi. Tabloları incelediler. Kanvasa, çerçevelere ve pigmentlere baktılar. Kataloglardan bakıp ressamların stilleriyle karşılaştırma yaptılar. Her seferinde tabloların kataloglardaki eksik parçalar olduğunu da gördüler. Tablolar doğrulandı ve Christie’s, Sotheby’s ve diğer açık artırma mekanlarında satıldı. Tek bir sorun vardı. Tüm tablolar sahteydi.

Helene’in eşi Wolfgang Beltracchi bir sahteciydi. Fernand Léger, Georges Braque, Max Ernst, Raoul Dufy ve André Derain’ın tablolarının sahtelerini yapmıştı. Kendi itirafına göre 50 farklı ressamın yüzlerce tablosunun sahtesini yapmıştı. Ancak onun dehası sonuçtan ziyade metoduyla ilgiliydi.

Wolfgang sadece 20. yüzyıl Alman ve Fransız ressamlarının eserlerinin sahtelerini yapıyordu. Bu sayede sanatçının resim yaptığı bölgelerin çevresindeki bit pazarlarını gezebiliyordu. Tabloların yapıldığı yıllardan kalma kanvasları alabiliyordu, dolayısıyla elindeki malzemeler gerçekti.

Çerçevelerin köşelerine sürmek için bölgeden toprak alabiliyordu. Katalogları inceleyip sanatçıların koleksiyonlarındaki boşlukları buluyordu. Portreler veya manzara resimleri, farklı konular ve temalar seçiyordu.

Böylece yaptığı sahte tablolar hâlihazırda var olanlarla karşılaştırılamıyordu, henüz bulunmamış eserler oldukları sanılıyordu. Ernst’ün dul eşi bile Wolfgang’in yaptığı sahte tabloların, merhum eşinin en iyi çalışmaları olduğunu söylemişti. Ama bence asıl dahiyane olan, Helene’nin dedesinin koleksiyonunun fotoğraflarıydı.

Sanat koleksiyonu hiç var olmamıştı. Fotoğraftaki kadın Helene’in büyükannesi değil, bizzat Helene’di. Bu yüzden birbirlerine bu kadar benziyorlardı. Wolfgang ona dönemin kıyafetlerini giydirmiş, doğru mobilyaları kullanmış ve tüm fotoğrafların biraz flu olmasını sağlamıştı. Daha sonra fotoğrafları çay lekeleriyle biraz bozup eskitti.

Tüm bunları, insanların yardımcı delillere her şeyden çok güvendiğini keşfettiği zaman yapmaya karar vermişti. Sanat uzmanları tabloları doğruladı çünkü yardımcı deliller son derece ikna ediciydi. Asıl resimlere doğru düzgün bakmadılar bile.

Wolfgang ve Helene sonunda yakalandıklarında 22 milyon dolara 14 sahte resim sattıklarını itiraf ettiler. Polis onların sattığını kanıtlayamasa da 58 tane daha sahte tablo buldu. Asıl inanılmaz olan, tüm bunların bizim mesleğimizle olan benzerliği.

Elimizdeki sınırlı verinin sunduğu kanıtlara gözümüzün önünde duran şeyden daha çok inanıyoruz. Bir şeyi yargılama becerisinin anlamsız olduğuna inanıyoruz. Bir şeyin iyi olup olmadığına karar verme konusunda kendimize güvenmiyoruz. Buna bizim yerimize karar verecek algoritmamız var. Araştırmalarımız, uzmanlarımız ve verilerimiz var.

Kendimiz adına düşünmemiz anlamsız – aslında düşünme yetimizi de kaybettik. Albert Einstein’ın söylediği gibi: “Sezgisel bakış açısı kutsal bir armağandır, mantıklı düşünce ise sadık bir uşaktır. Bizler uşağı yücelten ve armağanı unutmuş bir toplum yarattık.

 

Dave Trott

Creative Mischief, Predatory Thinking ve One Plus One Equals Three kitaplarının yazarı

 

 

Bu yazı ilk olarak Campaign Türkiye’nin 77. sayısında yayımlandı.

Bunları da beğenebilirsin

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.