Bu başarının sahibi kim?

VCCP Kurucu Ortağı ve Yönetim Kurulu Başkanı Charles Vallence ödüllü işlerin bir ekip çalışmasıyla gerçekleştiğini ancak herkesin başarıyı tek başına sahiplenmeye çalıştığını anlatıyor.

Ödül kazanmış bir işte parmağının olduğunu söylemek çok çekicidir. Ancak işin içine iş birliği girdiği zaman, kampanyanın başarısından kimin sorumlu olduğunu söylemek kolay değildir.

Reklam dünyasının her an doğruluğuna yeni bir kanıt sunduğu bir özdeyiş vardır: “Başarının pek çok babası olur.” Aynı özdeyişi JFK de şöyle kullanmıştı: “Zaferin 100 tane babası vardır, yenilgi ise yetimdir.”

İlk “You know when you’ve been Tango’d” reklam filminin önemli bir parçası olduğunu iddia eden kaç kişiyle karşılaştığımı saymayı bıraktım. Ancak kesinlikle JFK’in belirlediği 100 rakamından fazla olduğunu ve artmaya da devam ettiğini söyleyebilirim. Tabii o dönemde Howell Henry’de çalışanların sayısı 100’ü bulmuyordu.

Benzer bir şekilde, ne zaman başarısız bir reklamdan bahsedilse herkes dut yemiş bülbüle döner. Sanıyorum Kendall Jenner’ın rol aldığı Pepsi reklamına bir şekilde dahil olduğunu CV’sinde belirtecek kişi sayısı oldukça azdır.

Pek fazla hakları olmasa da insanların başarıyı sahiplenme nedeni oldukça açık. Her kurum gibi biz de ürettiklerimizle değerlendiriliyoruz ve aynı durum bireyler için de geçerli. En iyi işler için rekabet ediyorsak, en iyi işe dahil olduğumuzu iddia etmek de cazip geliyor. Bu da elbette gerçekleri çarpıtmayla sonuçlanıyor.

Onaylanma arzusu

Başlangıç olarak onaylanma arzusu, gerçek dışı iddialara neden olabilir. Belki biraz daha sinsilik katarak düşünürsek, onaylanmayı başarıya tercih eden bir kültürün doğuşuna da neden olabilir. Neticede eğer dahil olduğunu iddia edebiliyorsan, neden bütün o yorucu sürece ve sinir bozukluğuna gerçekten dahil olasın ki?

Bu soruya birazdan vereceğim birkaç cevabım var. Ama önce bu konunun neden giderek daha önemli hale geldiğini anlatmak istiyorum.

Yaratıcı sınırların giderek azaldığı bir çağda yaşıyoruz. İş birliği yapmamız bekleniyor, birlikte yaratmak teşvik ediliyor ve entegrasyon zorunlu tutuluyor. Bunların hepsi iyi şeyler. Erişimi, kapsayıcılığı ve yaratıcı ifadenin kalitesini de artırdıkları bir gerçek.

Hepimizin okulda öğrendiği bir önerme var: Eğer sınavlarda kopya çekersek, sadece kendimizi kandırmış oluruz.

Aynı zamanda, ne kadar sınırı ortadan kaldırırsanız, işin kaynağı olarak tek bir bireyi, ekibi, hatta ajansı bile göstermeniz zorlaşıyor. İşin başarılı olmasının nedeni reklam ajansı mı, medya ajansı mı, CRM ajansı mı, influencer ajansı mı ya da bunların tümünün ortak çabası mı? Ortak çaba, giderek artan bir sıklıkla doğru cevap oluyor. Buna rağmen ödüllendirme sistemleri kendi şirketlerimizin bayrakları altında sıraya dizilmemizi, dar görüşlü bir bakış açısıyla hareket etmemizi teşvik ediyor. Bu durumlarda bana ilginç gelen olaylardan biri, en çok övgü almaya çalışan şirketlerin bazen fikrin çıkış aşamasından çok sonra işe katılanlar olması. Bu da beni daha önce sorduğum soruya getiriyor. Başkalarının çabaları ve atılımları üzerinde hak iddia etmenin, hatta elde edilen başarıyı vampir gibi emmeye çalışmanın olumsuz tarafı nedir?

Yanlış beklentiler

Hepimizin okulda öğrendiği bir önerme var: Eğer sınavlarda kopya çekersek, sadece kendimizi kandırmış oluruz. Azımsanmaktan daha kötü olan sadece bir şey vardır, o da olduğundan fazla değer biçilmesidir. Kendimize ve başkalarına yönelik yanlış beklentiler yaratabiliriz ve kısa sürede gereğinden fazla büyütülmüş ünümüzün esiri olabiliriz. Buradaki tehlike, günlük işimizi bitirip basit ödüllerin rahatına erebilecekken, hak etmediğimiz değerin onaylanması için sürekli alkışlanmaya ve takdir edilmeye ihtiyaç duymak olacaktır.

Bu takdir bekleme döngüsünün yıpratıcı etkisi, Jim Collins’in “How the Mighty Fall / Güçlüler Nasıl Düşer” kitabında açıklanıyor. Kurumların gerilemesine neden olan sekiz dinamiğin çerçevesini sunuyor. Düşüşün önde gelen nedenlerinden biri de liderlerin başarılarda ekibe gereken payı vermek yerine kendilerini olabildiğince öne çıkarma çabaları olarak gösteriliyor. Düşüşün birbiriyle yakından ilişkili diğer iki nedeni de “inkar kültürü” (kötü haberlerle yüzleşip onlardan ders almak yerine kaçınmayı tercih eder) ve başarısızlığın ardından günah keçisi aranan “suçlama kültürü” olarak gösteriliyor.

Kutlama ve kendini kutlama arasındaki gri alan, başarıyı alkışlamanın ve gereken kişilere hakkını teslim etmenin önemini kesinlikle azaltmaz. Herkese hakkını vermemiz hayati önem taşıyor ama bir zorluğu da beraberinde getiriyor. Yaratıcı süreçler giderek daha geçirgen ve bileşik hale geliyor. Birlikte çalışmak günümüzün vazgeçilmezlerinden biriyken, kimin hangi işi yaptığının sınırlarını çizmek de giderek zorlaşıyor. Birileri “Babası kim?” diye sorduğu zaman, benim tavsiyem, “Herkes” diye cevap vermeniz. Bu “ben”den daha büyük bir kelime.

 

Charles Vallence

VCCP Kurucu Ortağı ve

Yönetim Kurulu Başkanı

 

 

Bu yazı ilk kez Campaign Türkiye’nin 81. sayısında yayımlandı.

Bunları da beğenebilirsin

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.