Bire bin…

Uğur Nalbantoğlu, 2020 yılına damga vuran pandemiyle beraber değişen hayatımızı, alışkanlıklarımızı ve 2021’de öne çıkacak trendlere değiniyor.

Nar kırmak diyen de var, nar patlatmak diyen de.

Özünde aynı…

Yılbaşından önce bir nar alınır, evin kapısının önünde yere atılır.

İnanışa göre nar taneleri ne kadar geniş bir alana dağılırsa, bereket ve bolluğun da o kadar uzun soluklu olacağına inanılır.

‘Bir’in ‘bin’ olmasıdır aslında.

11 Mart 2020 tarihinde Dünya Sağlık Örgütü Covid-19’un bir salgın olarak nitelendirilebileceği değerlendirmesini yaptı dünyaya…

O günden bugüne okulları ve işletmeleri kapattı, sosyal mesafeyi dayattı ve tipik günlük yaşam olarak düşündüğümüz neredeyse her şey tamamen alt üst oldu.

Her sayılı gün gibi 2020 de bitti.

Şimdi ise ‘belli’ olan tek şeyin ‘belirsizlik’ olduğu bir yılın eşiğindeyiz.

2020 yılını iyi anlamak için, Abraham Maslow’un 1943 yılında yazdığı ‘İnsan Motivasyonuna Yönelik Bir Teori’ başlıklı makalesini tekrar okumamız gerekiyor. Çünkü tüm dünyadaki insanlar gibi biz de Maslow’un ‘Fizyolojik ve Güvenlik İhtiyaçları’nı tanımlayan birinci ve ikinci adımlarını derinden yaşadık.

Hiç aklımıza gelmeyecek markalar ürün gamlarını değiştirerek, elektronik ticarete başladılar ve devam ediyorlar. Anlayacağınız o fantastik ‘Geleceğe Dönüş’ filmi, salgın ile birlikte 1943 yılında ve bir makalede son buldu.

Artık dünyaya ayak uydurarak yanıt vermemiz gerekiyor; olmasını istediğimiz ya da eskiden olduğunu düşündüğümüz dünyaya değil.

Ne garip cümle değil mi?

Bu dayatılan ‘değişim’ iletişim yönetimini

çevreleyen tüm disiplinleri de temelden sarstı. İnsana odaklanan; hayata, hayallere ve umuda dair pek çok şeyi anlatan bu disiplinler bir noktacık haline dönüştü. Bu süreçte, salgın ortamında iletişimi nasıl yönettiğiniz ve paydaşlarınıza yaklaşımınız, profesyonelleri amatörlerden ayırdı.

Çünkü oyun alanı sıfırlandı.

Bırakın hedef kitleyi, tüm paydaşların değişen ihtiyaçlarını ve duygusal ruh hallerini anlamak artık elzem.

Salgın ne zaman mı bitecek? Ne yazık ki konuşulanlar tahminden öteye gitmiyor. Durum böyle olunca kaygılanıyor ve sorguluyoruz. Bu ince çizgide yürümek gerekiyor.

Öte yandan, kurumlar yavaş yavaş ‘yeni normal’e hazırlanmaya çalışıyor. ‘Yeni normal’ nedir, bilinmez. Ancak, liderlik yetkinliklerinin sorgulandığı – yani kralın çıplak olduğu – çalışan bağlılığı değil de çalışana bağlılığın ortaya çıktığı, işini iyi yapanın da ayrışacağı bir dönemden geçiyoruz.

Kurum kültürünün yanında ‘garnitür’ zannedilen ‘iç iletişim’ kavramının ne anlama geldiği daha iyi kavranacak 2021 yılında. Öte yandan çalışan motivasyonunun, yemek ve etkinlik düzenlemeden nasıl yaratılacağı sorularının cevabı bulundu mu, emin değilim.

Bu arada da nasıl ve neye uyum sağlayacağız sorularına cevap arayışı ile kocaman bir yılı tamamladık.

Zaman boşa mı geçti?

Dijitalleştiremediklerimizdenseniz, evet. Çünkü, Brightcove’un yayınladığı araştırmaya göre, kurumsal video akışının kullanımı, 2020 yılının ilk yarısında %91 arttı. (yazıyla; yüzde doksanbir) Bu radikal değişim yeni iletişim yöntemlerine alışmak ve yeni fikirler için de büyük alan yarattı. Ancak içerik hâlâ ‘kral’. Kenara not edelim.

Her şeyi videoya taşıyarak, canlı yayın yaparak konu bitmiyor. Sadece o iletişim kanalını yaratıyorsunuz. Ne söylediğiniz, nasıl söylediğiniz ve anlattığınız hâlâ önemli.

Yaşadığımız tüm bu deneyimler video ve canlı yayının, – neredeyse – her şeyin yerini alabileceği hissini yaratmaktan öteye de geçmiyor. Bir araya gelmemizi sağlayan bu iki konu, daha ziyade bir alternatif veya bu sürecin uzantısı olarak hayatımızda kalacak. Bire bir iletişimin yerini tamamen almaları çok güç. Nedenini çevrimiçi toplantılarda videolarını açmayanlara bir sormalı. Onlar biliyor.

İnsanın uyum sağlayabilme ve değişime olan pozitif gücüne hayran olmamak elde değil.

Bir adım öteye gidebilmek için, 2021 yılında dijital ve kaliteli içerik yönetimini odağa almak, tabiri caizse, biri bin yapacak yaratıcı yaklaşımlar üretmek gerekiyor.

SEO’muzu oluşturmaya, dijital varlıklarımızı iyileştirmeye ve daha iyi etkileşim için deneyimi irdelemeye odaklanmak doğru bir tercih.

Salgının bize – bir nevi – dayattığı koşullarda çalışanlar, paydaşlar ve müşterilerle ilişkileri tazelemeye de vakit ayırmalı. Hem de remote, yani, uzaktan.

Isaac Newton’un 1665’te İngiltere Cambridge’de bulunduğu durum ile bugünkü yaşadığımız dönem arasındaki benzerlik çok çarpıcı; 1665’teki hıyarcıklı ‘Büyük Veba’, 1348’deki ‘Kara Ölüm’den bu yana İngiltere’de görülen en kötü veba salgınıydı. 1665 yazı ile 1667 baharı arasında Isaac Newton, Cambridge’i etkileyen vebadan kurtulmak için Woolsthorpe’a gider ve orada kalır. Newton gibi birçok kasaba sakini de kırsal alanın göreceli güvenliğine çekilir.

Çoğumuzun bilimi ve bu bildiğimiz dünyayı tamamen değiştirecek teoriler üretme kapasitesi yok. Olmasına gerek de yok.

Isaac Newton, bu zorunlu kapanmaların tüm hayatı boyunca en verimli olduğu dönem olduğunu vurguluyor. “Çünkü o günlerde ürettiklerimle en verimli dönemimi yaşadım, odaklandım her zamankinden daha fazla…”

Newton, nar patlattı mı bilmiyorum. Ama ‘bir’i ‘bin’ yapmış.
– Kulağa küpe.
Çünkü olduğun yerde durmanın maliyeti artık çok yüksek.

 

Uğur Nalbantoğlu

Öğretim Görevlisi, İstanbul Bilgi Üniversitesi

 

Bu yazı ilk kez Campaign Türkiye’nin 107. sayısında yayımlandı.

Bunları da beğenebilirsin

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.