‘Alman disiplini’ iş hayatında da baskın

Jung Von Matt’ta Kıdemli Sanat Yönetmeni olan Sungu Hacışabanoğlu, Berlin’de çalışmanın Türkiye’ye kıyasla en büyük farkının detaycı ve zamana yayılan iş süreçleri olduğunu belirterek disiplinli çalışma sistemlerine dikkat çekiyor.

Gazeteci bir anne babanın tek çocuğu olarak 1985 yılının sıcak bir yaz günü, İstanbul’da dünyaya geldim. Ortaokul ve liseyi Saint Benoit Fransız Lisesi’nde tamamladım. Hangi mesleği yapmak istediğimle alakalı aklımda hiçbir fikir yoktu ama zekâmı veya becerilerimi de test çözerek sınamak istemiyordum.

Annem bir gün bana “Oğlum çizim yeteneğin var, vaktinin çoğunu da bilgisayar başında geçirmeyi seviyorsun, sen en iyisi sanat yönetmeni ol.” dedi. Ben daha sanat yönetmenliği nedir demeye kalmadan kendimi güzel sanatlara hazırlık kursunda resim yaparken buldum ve sonunda Yeditepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Tasarım Bölümü’nü kazandım. 3. sınıfın sonuydu, grafik tasarım alanında akademik kariyer yapmayı düşünüyordum. Neden hatırlamıyorum, reklam ajansında staj yapmak istedim. 2007 yılında – o zamanki adıyla – Güzel Sanatlar Saatchi & Saatchi’de staja başlamamla sektöre giriş yapmış oldum.

Bende bir şekilde bir parıltı görmüş olacaklar ki, daha diplomamı bile elime almadan kendimi kontrat imzalarken buldum. Ardından sırasıyla Grey, TBWA, çok kısa da olsa Y&R gibi Türkiye’nin büyük network ajanslarında, junior’lıktan, grup yöneticiliğine kadar yükseldiğim bir dönem yaşadım. 13 yıllık kariyerimin Türkiye’de geçen yaklaşık 10 yılı boyunca, büyüğünden küçüğüne müthiş insanlar tanıdım, neredeyse her sektörden, alanında lider 30’dan fazla markaya hizmet verdim, onlarca ulusal ve uluslararası ödül kazandım, sayısını bile bilmediğim kadar çok mesaiye kalıp yine de her seferinde güzel bir fikir bulma heyecanını yaşadım.

Yine de her zaman aklımın bir köşesinde yurt dışında yaşama düşüncesi vardı. Tabii bunun gerçekleşmesi için oturup beklemek yerine bir an önce harekete geçmeli ve ciddi bir mesai harcamalısınız. Yaklaşık bir yıl boyunca birçok ülkedeki reklam ajansına yaptığım işleri gönderdim, dilim döndüğünce kendimi ve hedeflerimi anlatmaya çalıştım. Tam da umudumu yitirmişken bir gün Berlin’den aradılar. “İşlerinizi çok beğendik, bizimle çalışmak ister misiniz?” diye sordular. Oya’yla (eşim) hayatımız boyunca turist olarak bile gitmediğimiz, sadece arkadaşlarımızın anlattıkları ve okuduğumuz kadarıyla bildiğimiz bir şehirde yaşamaya “evet” diyerek karar vermiş olduk.

Berlin’deki maceram ilk olarak M&C Saatchi’de başladı ve 15 ay kadar sürdü. Ferrero ve Lidl çalıştığım ana markalardı. Son iki yıldır da Jung Von Matt’ta Kıdemli Sanat Yönetmeni olarak görev yapıyorum. Bu süre içerisinde MINI, Vodafone, Bosch, BMW gibi global markalar için çalışma şansı yakaladım.

Başka ülkelerde yaşayan pek çok meslektaşımın da bahsetmiş olduğu gibi iş yapış şekilleri bizden epey farklı. Buraya gelmeden önce duyuyordum: “Bizim bir haftada yaptığımız sunumu orada bir ayda yapıyorlarmış”, “Bir projeye 3-5 ay çalışıyorlarmış”… Kısmen doğru ama şöyle bir fark var; Türkiye’de maalesef yapılan her işten beklenen “çok iyi, çok hızlı ama ucuz olması”. Burada ise bir işe ne kadar emek verilirse, karşılığında o kadar iyi bir sonuç elde edeceklerini biliyorlar. Bu, hem ajans hem de müşteri tarafı için geçerli. Kulağa hoş geliyor tabii ama farklı sebeplerden bunun da çok kolay olduğunu söyleyemeyeceğim. Aynı brief’e iki ay boyunca fikir bulmaya çalışmak sanıldığı gibi keyifli olmayabiliyor.

Reklam fikri bulma aşamasındaki süreç genel hatlarıyla Türkiye’dekiyle aynı şekilde işliyor. En büyük farklardan biri, bulduğunuz fikri kreatif direktörünüze sunarken bile sanki müşteriye sunum hazırlıyormuşçasına; içgörüsüyle, lafıyla, senaryosuyla, referanslarıyla destekleyerek anlatıyorsunuz. Bu düzene alışmak başta zor gelse de sonradan size getirdiği disiplin, bulduğunuz fikrin sağlamasını yaparken çok işinize yarıyor.

Çok duymuşuzdur “Alman disiplini” diye. Gerçekten de böyle bir şey var. İşte iş, eğlencede eğlence. Her şeyi sonuna kadar yaşıyorlar. İş sabah 9’da başlıyorsa başlanır, öğle arasında ya evden getirdikleri yiyecekleri mutfakta hazırlarlar ya da hızlıca bir yerde yemeklerini yer tekrar işlerinin başına dönerler. Mesai bitiminde mutlaka bir programları vardır. Kendilerini her konuda beslemeye ve geliştirmeye çalışıyorlar. Sergiye veya konsere gitmek günlük hayatlarının bir parçası. Tanıştığım çoğu insanın iş dışında başka uğraşları, hobileri mevcut. Türkiye’de hafta sonları bile çalışmak normal kabul ediliyorken kendimiz için zaman yaratmak neredeyse imkansızdı. Burada öğrendiğim en önemli şeylerden biri, zamanımı daha verimli kullanmak oldu diyebilirim.

Geçen bunca zaman sonrasında şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, bizim kadar pratik bir millet bu dünyada yok. Bu hem sosyal hem iş hayatınız için geçerli. Almanya’da her iş kitabına göre yapılır. Her şeyin bir prosedürü vardır. Ama zamanla yarıştığınız bazı durumlarda bu prosedürler hayatı kolaylaştırmaktan ziyade onu daha da katlanılmaz hale getirebiliyor. Bu tip durumlarda belki günlerce çözülemeyen bir sorunu iki dakika dinleyip hızlıca bir çözüm üretebilmenizi hayretle izliyorlar. Tabii bu durum her zaman ayakta alkışlanacağınız anlamına da gelmiyor.

Ben buraya Almanca bilmeden geldim. Yaşamayı düşündüğünüz ülkenin dilini ve kültürünü gitmeden önce öğrenmeye başlayın. “Fikrin dili yoktur” gibi bir düşünce tarzı – istisnai bir durum söz konusu değilse – sizi olduğunuzdan bir adım öteye taşımayacaktır.

Son olarak yurt dışında çalışmak ve yaşamak isteyenlere önerim, zaman kaybetmeden hemen bugün harekete geçmeleri olacaktır. Bunu yaparken asla kendinizi hafife almayın ve yaptığınız işlere güvenin. Beklentilerinizi çok da yüksek tutmadan, gerçekçi hedefler belirleyin. Nereye giderseniz gidin, hayatın tozpembe olmayacağını bilerek hareket edin.

Bu yazı ilk kez Campaign Türkiye’nin 111. sayısında yayımlanmıştır.

Bunları da beğenebilirsin

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.