Ferzan Özpetek: “Reklam FİLMİ işin özünü çıkarmaktır”

“Uluslararası” tanımlamasının hakkını ziyadesiyle veren yönetmen Ferzan Özpetek, “bana göre olmayan projeler beni daha çok çekiyor” diyor.

Genel olarak röportajların başında, başroldeki kişiyi tanıtan bir giriş yazısı bulunur. Ama bu kez böyle bir girişe gerek yok. “Ferzan Özpetek de Ferzan Özpetek’tir”.

Kristal Elma Festivali’nde karşılaştığımız Ferzan Özpetek’i, daha sonra, manzara kavramına yeni bir boyut getiren Galata’daki evinde ziyaret ettik ve sinemadan edebiyata, oradan da reklama uzanan keyifli bir röportaj gerçekleştirdik. Bir araya gelmemizin en büyük nedeni de “Ferzan Özpetek Türkiye’de reklam filmi çekecek” cümlesini duymuş olmamız tabii ki. İhtiyaç duyduğumuz her zaman olduğu gibi bu röportajda da yanımızda olan ve kapak fotoğraflarımızı çeken Tamer Yılmaz’a teşekkürü bir borç biliriz.

Akın Arslan Özellikle son dönemde, yaratıcı sektörlerde bulunan pek çok genç “yurt dışına yerleşme” hayalleri kuruyor. Yıllar önce bu yoldan geçmiş biri olarak nasıl bakıyorsunuz? Keşke İstanbul’da kalsam diye düşündüğünüz oluyordur.
Ferzan Özpetek ‘Keşke’ lafını hayatımdan çıkarmak istiyorum. Her şeyde keşke olabiliyor. İtalya’ya 17 yaşında gittim ve niye gittiğimi de bilmiyorum. Los Angeles’a sinema okumaya gidiyordum, ondan iki hafta önce fikrimi değiştirdim ve Fellini’nin, Pasolini’nin, Visconti’nin sinemasının olduğu İtalya’ya gittim. Ama bugünlere geleceğimi hiç tahmin edemezdim tabii. İlk kez bir ödül töreninde farkına vardım; “Sinemamızda Fellini’ler, Visconti’ler vardı; şimdi Özpetek’ler, Moretti’ler var” şeklinde bir konuşma yapıldı. Acayip heyecanlandım, gidip “Beni böyle bir şeyin içine koydunuz, çok teşekkür ederim” dedim. “Sen bilmiyor musun kendini” cevabını aldım. Şimdi İstanbul’dayım, haklarını aldığım bir İtalyan filminin remake’ini yapacağım. Şirket kurdum, İstanbul’la bağlantımı daha çok artırdım. Bu son yaptıklarım “buradan gidiş” trendine de bir tepki. Şu anda dünyanın her yeri aşağı yukarı aynı geliyor bana. Cahil Periler’de bir cümle vardır, Serra der ki, “Türkiye’den buraya geldim dünyamı değiştirmek için. Dünyam asıl, birinci kattan beşinci kata çıktığım zaman değişti.” Tabii ki engeller var ama kalkıp gitme fikrine de o kadar bağlı değilim.

Akın Arslan Filmlerinize bakıldığında ilk göze çarpan öğelerden biri, büyük yemek masaları ve kalabalık dostluklar... Türkiye’de filmlerinizi izleyen kesimin hatırı sayılır çoğunluğu küçük evlerde, yalnız bir hayat sürüyor ve yemeği de hızlıca geçiştirilecek bir mecburiyet gibi görüyor. Benzer bir gözleminiz oldu mu yoksa tamamen benim uydurmam mı?
Ferzan Özpetek Bu bütün dünyada olan bir şey aslında. Her yerde tek odalı evler satılıyor, öyle bir yaşam şekli gelişiyor. Çocukluğumda ve bütün gençliğim boyunca bizim evimizde 3 tane masa kurulurdu, o kadar kalabalıktı. Yaz aylarında gece 3’te uyanıp mutfağa giderdim ve muhakkak orada yemek yiyen 5-6 kişi olurdu. O alışkanlık hayatım boyunca devam etti. Bir de şöyle bir şansım oldu, İtalya’ya gittiğimde oturduğum apartmanın bir terası vardı ve apartmanın bütün sakinleri orada buluşurdu. Zaten Cahil Periler’in hikayesi de oradan çıkar. İtalya’da bir arkadaşım vardı, annesiyle yan yana dairelerde yaşıyorlardı ve yemeklerini ayrı ayrı yiyorlardı. O bir kafa yapısı. Ben hiçbir zaman bir restorana tek başıma gidip yemek yemeyi sevmem. Paylaşma olayı çok önemli çünkü.

Akın Arslan Türkiye’de özellikle dizilerde yoğun bir dram var ve izleyici sürekli mutsuzluk görüyor. Sizin filmlerinizde ise ne olursa olsun bir mutluluk, iyimserlik hissi var; buna özellikle özen gösteriyor musunuz?
Ferzan Özpetek Kendimle ilgili de kötü bir şey olduğunda hemen gülünecek bir şey yaratmaya çalışırım. Çocuklukla, annemin alışkanlıklarıyla ilgili. İtalyanların da dramatik şeyleri sevme huyu var aslında, bütün Akdeniz ülkelerinde olduğu gibi. O hissi de anlayabiliyorum ama dramatik bir ana öğe katmak güzel oluyor.

Akın Arslan Sinemanın pozitif duygular vermesi gerektiği gibi bir görüş de var. Hatta “salondan mutsuz insan çıkarmayın” derler.
Ferzan Özpetek Bendeki öyle bir şey değil ama. En kötü giden filmim olan Mükemmel Bir Gün’de, kadına çocuğunun öldürüldüğü haberi gelir. Ben o sırada kadına dondurma aldırmışımdır, onu yer. Kitapta yoktur bu. Seyirciye değil de kendime umut vermekle ilgili. Yaptığım işlerde en çok sevdiğim ve değer verdiğim şey filmin gişesi değil, kendi heyecanlarımı ne kadar kişiyle paylaştığımdır. Benimle aynı şekilde bakan insanların olduğunu bilmek çok önemli.

Akın Arslan İstanbul’u çok seviyorsunuz...
Ferzan Özpetek Nasıl sevilmez ki bu şehir? Geçenlerde başıma bir şey geldi. Bahçeşehir’e gitmiştim, dönüşte acelem olduğu için metrobüse bindim ve kendimi çok yalnız hissettim. Çünkü hiç bilmediğim duraklar, hiç bilmediğim bir şehir biçimi. Bir saat filan sürdü metrobüs yolculuğu. Çok ilgimi de çekti, benim için önemli bir tecrübe oldu. İstanbul çok güzel deniyor ama o da güzeldi benim için. Bir yenilikti. Binenlere bakmak, konuşulanları dinlemek… Binlerce dünya... Vapurda tanıyıp selfie çekiyorlar ama metrobüste kimse tanımadı. İtalya’da otobüse bindiğimde birçok kişiyle konuşmak zorunda kalıyorum.

Ömer Erdem Kimse tanımadı mı metrobüste?
Ferzan Özpetek Hiç kimse… Şehrin o kadar çok yüzü var ki, çok güzel. Arada çok kötü şeyler de var tabii.

Akın Arslan İstanbul’un başrolde olduğu filmlerden en sevdikleriniz hangileri?
Ferzan Özpetek Sadri Alışık’ın oynadığı bir film vardı, Ah Güzel İstanbul. Son Kuşlar filminde de hoş bir İstanbul vardır.

Akın Arslan Bir reklam filmi çekeceksiniz.
Ferzan Özpetek Çok reklam filmi çektim aslında. Korkunç olanlar da vardı, güzel olanlar da. 2003-2004 döneminde çok reklam filmi çektim. Son zamanlarda daha çok İstanbul’da olmaya başladım. Şimdi İmaj’da İstanbul Kırmızısı filminin post prodüksiyonunu yapıyoruz. Bugüne kadar en çok memnun kaldığım post süreci olduğunu söyleyebilirim. Yaptığımız işte tutku çok önemli. Burada, çalıştığım herkeste o tutku var. Burada her şey bana heyecan veriyor.

Ömer Erdem İtalya’daki durum biraz metal yorgunluğu gibi sanırım.
Ferzan Özpetek Yeni insanlar tanımak, birlikte çalışmak güzel. 36 yıldır sinemanın içindeyim, prodüksiyon anlamında bu kadar iyi bir ekiple çalışmadım. Bence hayattaki en önemli şeylerden biri hep amatör kalabilmek. Amatör derken, o tutkudan bahsediyorum tabii ki. Profesyonelliğin senden götürdüğü bir şeyler var, ona direnmek gerekiyor.

Akın Arslan Arkamdaki rafta Türkiye’den edebiyatçıların kitapları var. Buradan bir romanı, öyküyü filme uyarlama gibi bir planınız var mı?
Ferzan Özpetek Filme uyarlama planı yok ama Hakan Günday’ı 6 ay önce keşfettim ve çok çok seviyorum. Eski özlemler anlamında sanırım, Füruzan’ın kitaplarını okuyorum. Gençliğimde okuduğum kitaplara göz atıyorum.

Ömer Erdem 2003-2007 arasında Türkiye’de de çektiğiniz reklam filmleri var. Hürriyet, Kariyer.net gibi filmler. O günden bugüne reklam sektörü çok gelişti, geriye gittiği yönleri de var tabii. Bundan sonra muhtemelen reklam anlamında yoğun bir talep olacak size.
Ferzan Özpetek İmaj’dan Cemal Noyan ve Müge Kolat’la da onu konuştuk. Aslında “bana göre olmayan” projeler beni daha çok çekiyor. Meydan okuma sağlaması önemli. Ben sete gitmeyi seviyorum. Düşündüğüm zaman, en mutlu olduğum yerin set olduğunu görüyorum. Bir de tek başımıza değiliz ki, hep takım oyunu bunlar. Hep söylerim, yönetmen bir süzgeçtir. Mesela sette, hiç alakasız bir anda set işçisine “sen bu sahneyle ilgili ne düşünüyorsun” diye soruyorum. Kızarıyor, şaşırıyor, iyi cevap veremiyor ama sonrasında bütün süreci pür dikkat izliyor, filmin içine giriyor. Mesela bir filmde morg sahnesi çekiyorduk. Yönetmen yardımcısı gelip “arkadaki akrabaların kalkıp gitmesi gerekiyormuş, set işçilerinden birinin böyle bir fikri var” dedi. Adamı çağırıp teşekkür ettim, böyle şeyler çok hoşuma gidiyor. Yönetmen yardımcısı olarak çalıştığım bazı yönetmenler vardı mesela, doğru bir şey önerirdim ama sırf ben önerdiğim için kabul etmezlerdi.

Akın Arslan Son bir sorum var. Kimi sinema filmi yönetmenleri reklam filminden uzak durmaya çalışır. Hatta pek çoğu her fırsatta “o işi mecburen, hiç sevmeyerek yaptığını” söyleyip kendini savunma ihtiyacı hisseder. Siz nasıl bakıyorsunuz bu konuya?
Ferzan Özpetek Duygu olarak anlıyorum onları ama konsept olarak çok farklı şeyler. Bir reklam filmi çekiminde kreatiflerden biri mesela “o sosu şuraya mı koysak” diye soruyor. Peki, öyle olsun dediğimde şaşırıp “tamam, siz istediğiniz gibi yapın” diyor. O psikolojiyi de anlamak lazım. Şu an sinemada çalıştığım birçok kişiyi reklam setlerinden aldım. Görüntü yönetmenimle reklamda tanıştık mesela. Derler ya, tiyatro oyuncusu sinemayı pek iyi oynayamaz diye, bence iyi tiyatro oyuncusu iyi sinema oyuncusu olur aynı zamanda. Çünkü neleri farklı yapması gerektiğini bilir. Bu da onun gibi. Sana koyulan süre limiti yeni bir şeyler öğretiyor. Reklam aslında birtakım şeylerin özünü çıkarma olayı.

Bu yazı Campaign Türkiye’nin Kasım 2016 tarihli sayısında yayınlanmıştır.

Yorumlar (0/0)

Güvenlik kodunu hatalı girdiniz.


Input symbols

EN ÇOK OKUNANLAR

KÖŞE YAZARLARI Tüm Köşe Yazarları

Yapay zeka ve makine öğrenimi

Bülent Hiçsönmez -

Hadi paylaşalım!

Murat Çolakoğlu -

‘Nezaket’

Ömer Erdem -

İnan ki mümkün!

Murat Çolakoğlu -

Hikaye

Akın Arslan -

"İz bırakmak"

Ömer Erdem -

Heyecan verici bir beş yıl

Bülent Hiçsönmez -

Yeni dünyanın büyüme motoru

Bülent Hiçsönmez -

Türkiye YouTube’da ne yapıyor?

Bülent Hiçsönmez -

Fenomenlerin vergilendirilmesi

Yunus Çelikbiz -

Yaşasın asi markalar!

Emre Sayın -

Çal da dinleyelim!

Murat Çolakoğlu -

So long...

Tolga Tuna -